browser icon
You are using an insecure version of your web browser. Please update your browser!
Using an outdated browser makes your computer unsafe. For a safer, faster, more enjoyable user experience, please update your browser today or try a newer browser.

Bassegoda Zirve Denemesi, Pireneler, İspanya (1373m)

Posted by on 10/07/2013

Geçtiğimiz Haziran ayında bir konferansa katılmak için Banu ile birlikte İspanya’daydık. İzinleri de birleştirerek iki haftaya çıkardığımız yolculukta ülkenin Kuzey Doğu kesimini epeyce gezme fırsatı yakaladık. Tüm teknik tırmanış ekipmanımızı yanımızda getirdiğimiz için birkaç tırmanış bile yapabildik.

Cadaques KampYolculuğumuzun üçüncü gününde Roses yakınlarındaki Cap de Creus doğal parkından, batıdaki Garrotxa milli parkına ulaşmak üzere yola çıktık. Figueres kentinin yakınlarından geçerek Argelauger’e varıp ana yoldan çıktık. Sırasıyla Tortella ve Sadernes köylerinden geçtik ve saat öğleni henüz geçmişti ki, Garrotxa milli parkına vardık. Çantaları yüklendik ve rotamızı Bassegoda (1373 m.) zirvesine çevirdik.

Garrotxa milli parkı aslında hemen kuzeyde başlayan Katalonya Pireneleri’nden bağımsız, düzlüğün ortasında yükselmiş, doğudaki deniz hattına yakın bir volkanik dağlar silsilesi. Parkın ana patikasına girer girmez çok dik, acayip kaya-dağ kütleleri karşımıza çıkıyor. En yüksek noktası 1373 m. olmasına rağmen girişi 300 metrelerden başlayan park sizi “yüksek” bir dağlık alanda hissettiriyor. Yaşadıklarımızdan sonra bu park ve zirve bize bir “dağ”ın zorluklarının zirve yüksekliğiyle belirlenemeyeceğini de hatırlatıyor.

İspanya’da doğal parklarda yol bulmak çok kolay. Tüm patikalar standartlara uygun olarak sıkça işaretlenmiş. Dahası, neredeyse her parkın detaylı topolojik haritası mevcut. Bassegoda tırmanışından önce biz de Garrotxa milli parkının 1/50.000  ölçekli bir haritasını edindik.

bassegoda_harita

Sadernes’deki park alanından başlayan toprak yol iki araç geçebilecek kadar geniş. Riera d’Escales nehrinin kıyısından 2 – 2,5 km kadar kuzeye doğru ilerleyen bu yol üzerinde yürümek çok keyifli. Altımızda akan nehir kimi zaman köpürerek küçük şelaleler oluşturuyor, kayalıkların üzerinden dökülürken gökkuşakları beliriyor. Nehrin genişlediği alanlarda ise derin ama suyun berraklığı dolayısıyla dibi görünen havuzlar oluşmuş. Sırtımızda tam ekipman ağır kamp çantalarımızla, bu manzarayı izleyerek yolun nehirden ayrıldığı yere kadar yürüyoruz. Kısa bir süre sonra Bassegoda zirvesine (Puig de Bassegoda, 1373m) giden işaretli bir patika yoldan ayrılarak dik biçimde yükselmeye başladı. Sık orman hattında yükseldiğimiz için yüksekliği tam olarak farkedemiyorduk. Birkaç kilometre yürüdükten sonra, nehirden 200m yükseklikte, bir tepenin sırtındaki açıklığa kurulmuş olan Sant Feliu de Riu kilisesi sürpriz biçimde karşımıza çıktı. Arka planda görünen Puig d’Espanavell zirvesi ile birlikte oldukça etkileyici görünüyordu. Buradan sonra yol Doğu’ya döndü ve eşyükselti izleyerek nehrin kollarından birinin oluşturduğu vadinin güneyindeki Can Agusti de Riu platosuna çıktı. Bir süre bu açıklıkta kurulmuş çiftliklerin yanından yürüdük, atları, inekleri ve iri keçileri izledik. Kilise

Daha önceden yaptığımız araştırma sonucunda Bassegoda’nın zirvesinin son etabında kısa bir via ferrata olduğunu öğrenmiştik. Bu sebeple yanımızda perlon, karabin ve hafif koşumlarımızı taşıyorduk. Karşımızdan gelen bir grubun da benzeri biçimde donanım taşıdığını gördüğümüzde epey heyecanlandık. s_p_col_garrotxa_agulles

 

 

Açıklığın sonlarına ulaşırken atıştırmaya başlayan yağmur kısa süre içinde hızlandı. Bunun üzerine yoldan çıkıp ağaçların sıklaştığı bir tepeye yöneldik ve dik bir yamacın altına çadır tentemiz, batonlarımız ve bir çift uzun dal ile basit bir korunak kurarak ıslanmaktan kurtulduk. Bu zorunlu molayı fırsat bilerek ocak ve tüpü çıkardık ve midyeli makarnamızı pişirdik. Yemeğimiz bittikten hemen sonra yağmur dindi. Doğal ormanların zemini genelde yağmur sonrası çamur olmaz. Bu sayede yoğun sağanaktan sonra bile yürüyüşümüz zorlaşmamıştı.

s_p_col_garrotxa_kilise2Açıklığın bitişinde cılız bir dere kolunu geçip dik tırmanışa başladığımızda altimetremiz 800m’yi gösteriyordu. Bu da en az 500m’lik tırmanışımız daha olduğu anlamına geliyordu. Orman hattı içinden dik tırmanışlarla yol almaya devam ettik. Birkaç kilometre sonra oldukça yüksekte kurulmuş Mare de Deu de les Agulles kilisesine vardık. Binanın bazı odaları yıkılmış, duvarlarını büyük odunsu sarmaşık bir tür ağaç kaplamıştı. Ne olduğunu bilemediğim ağacın, kilise tavanını yıkarak dışarı çıkmış olduğunu görmek ister istemez aklıma Paulo Coelho’nun Simyacı romanının baş kahramanı çoban Santiago’nun hazinesini düşlediği eski kilise ve firavun ağacı geldi. Hedeflediğimiz bir zirve vardı, bu sebeple bu seferlik firavun ağacımızın altında rüyaya yatmadık ve yola devam ettik.

Orman hattından çıkıp Bassegoda zirvesini görmeye başladığımızda, neredeyse dağın tamamen Güney’inde kalmıştık. Ormanın ve zeminin karakteri değişti. Çamlar yerine kısa ama gür zeytin ağaçlar, zeminde ise koca kayalar belirmeye başladı. Çıkışımız da iyice dik ve ıslanmış kayaların etkisiyle daha da zorlu hale geldi. Tırmanırken Batı yönünde kalan sırta yaklaştığımızda zirvenin Güney Batı yönünde kalan büyük uçurumu gördük ve ürperdik. Yol işaretleri bizi uçuruma yakın götürüyordu ancak yüksekten hoşlanmadığım için güvenli bir mesafeden yürümeye gayret ediyordum. Artık orman hattının üzerindeydik ve bu sayede etrafımızdaki diğer dağları görebiliyorduk. Bassegoda bu civarın en yüksek zirvesi olduğundan diğer dağların da ötesini görebilirdik ancak yağmurdan sonra açılan mavi gökyüzü bir defa daha gri bulutlarla kapanmak üzereydi. Batonlu tırmanışımızın sona erdiği noktada etrafımızdan yükselen koyu bulutlar, sis ve yaklaşmakta olan gök gürültüsü sebebiyle hızlanmaya karar verdik. s_p_col_bassegoda_1GPS kayıtları zirveye çıkan yolu birkaç yüz metre Doğu’da gösteriyordu ama tam önümüzde kolayca tırmanabileceğimiz bir kayalık vardı. Acele ettiğimiz için bu kayalığa tırmandık. Son tırmanış 20 dakikamızı almıştı. Sonunda zirve olduğunu düşündüğümüz yere vardığımızda asıl zirvenin 10m Doğu’da ve 3 – 5m daha yüksekte olduğunu gördük. Aradaki 10 metre derinliğindeki yar ise bu küçücük mesafeyi almamızı engelliyordu. Yine de dağın öteki tarafını görebilecek yükseklikteydik ancak yükselen sis her tarafımızı sarmıştı ve inişimizin güvenliğini etkileyeceğini düşündüğümüzden asıl zirveye çıkmamaya karar verdik. Üstelik saat akşam yediyi geçmişti ve bu, dönüş yolunun bir kısmını karanlıkta yürümemiz gerektiği anlamına geliyordu. Kayalık etabı inip zeytin ağaçları arasına girdiğimiz anda bardaktan boşalırcasına bir sağanak başladı. Etrafımız yıldırım çarpmasıyla kapkara olmuş devasa ağaç kütükleriyle çevriliydi. Bu yoğun yağmur altında kaygan kaya ve toprak katmanla kaplı dik patikada ilerlemek oldukça tehlikeliydi. Ancak yıldırım tehlikesinden ve karanlıkta dağda kalmaktan çekindiğimiz için devam etmeye karar verdik. Sessiz ama hızlı biçimde inerken her yanımız sırılsıklam oldu. Kendi aramızda neredeyse hiç konuşmuyorduk. Yağmur o denli şiddetliydi ki damlaların yağmurluğumuzun kapşonuna düşerken yarattığı gürültüden ötürü birbirimizi duyabilecek gibi değildik zaten.

s_p_col_bassegoda_banu

s_p_col_bassegoda_agaclar

 

 

 

 

 

 

 

 

İnişi güçlükle tamamladık. Korkmuştuk. Her ne kadar alıştıklarımıza göre çok alçak bir dağ olsa da Bassegoda, gerçek bir dağ olduğunu bize göstermişti. Dikkatsiz bir dağcı, büyük bir hızla değişen havada bu dağda mahsur kalabilir, hatta siste iniş yaparken kaza geçirebilirdi bile. Sürekli aklımızda olması gereken bir dersi tecrübeyle sabitliyorduk.

Yola indikten kısa bir süre sonra yağmur dindi. Sırılsıklam olmuştuk. Tam anlamadığımız yüksek teknik değerlere sahip teknik ceketlerimizin bile böyle bir yağmurda nasıl aciz kalabildiğini deneyimledik. Dönüşü kilise yolundan değil, daha hızlı ilerleyebileceğimiz geniş patikadan yapmaya karar verdik. Dönüş yolunda, bu yolun bir noktada araç geçişini engelleyecek kadar çökmüş olduğunu gördük. Tırmanışımızda temiz su kaynağı bulamamıştık, geri dönerken araç yolu üzerinde bir çeşme ile karşılaştık. Ayrıca kilise yolunu seçmemizden ötürü gözden kaçırdığımız Cova dels Ermitons mağarasına giden işaretli yolu da dönüş yolumuzda görmüş olduk. Mağaraya gitmedik ama sonradan yaptığımız araştırmaya göre mağaranın Paleolitik dönemde kullanılmaya başlandığı ve ileriki çağlarda Romalı’lar ve İberyalı’lar tarafından da kullanıldığını öğrendik. Görülmeye değer bir yer…

Koşarak başladığımız noktaya ulaşmaya çalışırken etkinliğimiz 9 saate yaklaşmıştı, hava kapkaranlık olmuştu, serinleyen havada sırılsıklamdık, deli gibi açtık ve bizi avutan tek şey, sonradan bütün dinlenme umutlarımızı yerle bir eden girişteki “hostel” tabelasıydı. 20 kilometreden fazla yol almıştık ve en alçak noktası ile en yüksek noktası arasında 1100 metre fark olan bu etkinlikte toplam 2000 metre tırmanışa ulaşmıştık.

Etkinliğin GPS kaydına buradan ulaşabilirsiniz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *