Dokuz Eylül İzmir Yarı Maratonu

img-20160906-wa0004Berlin Maratonu’na antrenman amaçlı 3-4 Eylül tarihlerinde Dokuz Eylül İzmir Yarı Maratonu için İzmir’deydim. Cumartesi günü saat 12:55 uçağıyla Ankara’dan İzmir’e hareket ettim. Göğüs numaramı almak için Bornova Aşık Veysel Rekreasyon Alanı’na gittim. İçeri girer girmez tanıdık birilerinin olup olmadığına baktım ve karşılaştığım kişilerle biraz konuşma fırsatı buldum. Göğüs numaramı aldıktan sonra Karşıyaka’ya gitmek için ayrıldım. Fazla zaman geçirmeden, 20:00 vapuru ile Pasaport’a geçtim. Otele varınca antrenörümden son direktifleri aldım. Saatimin alarmını ayarlayıp uyumaya başladım. Gece 2:30 da uyandım. Kısa bir uyku sorunu çekip tekrar uyudum. Sabah 5:45’de uyanıp hazırlanmaya başladım. Kahvaltıda bir muz, bir dilim ekmek, bir dilim kaşar peyniri, 20 gr bal ve 1 fincan kahve tükettim. Son kontrollerimi yapıp, 7 gibi otelden ayrıldım. Biraz yürüyerek, biraz da jog atarak Cumhuriyet Meydanı’na geldim. Isınmaya başladım, yarış öncesi son kontrollerimi yaparak başlangıca altı dakika kala başlangıç çizgisinde yerimi aldım.

 Parkur

14188428_10154069578748795_2424448205226799029_oParkur, Cumhuriyet Meydanı’ndan başlıyor, denizi takip ederek İnciraltı’ndan dönerek Cumhuriyet Meydanı’nda son buluyor. Parkur istisnalar haricinde düz. Sadece birkaç noktada 1-2 metrelik iniş çıkışlar var.  Su noktaları arasındaki uzaklık 3,8 km, 1,2 km olarak sırasıyla devam ediyor. Sıcak hava nedeniyle 2,5 km aralıklarla su istasyonları olması daha iyi olabilirdi. Ayrıca bazı noktalarda fıskiyeler de mevcut ama çok yeterli değiller. Bitişte bulunan duş imkanı, ısınan vücudunuzu serinletmek için güzel düşünülmüş.

 Yarış

Yarışın başlamasına altı dakika kala başlangıçta yerimi aldım. Yarışta asıl amacım, sıfır rakımda yüksek nabız bölgelerinde vücudun verdiği tepkileri gözlemlemekti. Bu nedenle saatime 168-178 nabız değerlerini girerek yarışın başlamasını bekledim.  Startın verilmesiyle biraz arkalardan nabzımı dinleyerek koşmaya başladım. 200 m sonunda ön grubun önüne geldim, yaklaşık, 2,5 km boyunca ön grubun 100 m kadar önünde koştum. Ön grubun yaptığı atakla tempo bir süre 3.00 dk/km civarında kaldı, planlarımızda bu bölgede koşmak olmadığı için grup beni geçerken karşı bir atak göstermedim. Planladığımız bölgelerde gitmeye devam ettim.

14249846_10154532766963872_4016994502552591965_oKısa bir süre sonra grupta ayrılmalar başladı. Herkes birbiriyle mesafesini koruyarak koşmaya devam etti. İstasyonlardan aldığım iki sişe suyun 50-60 ml’sini içip geri kalanını üzerime, özellikle bacaklarıma döküyordum. Sıcak hava ve sert zemin nedeniyle kalflerimde ağrılar hissediyordum. Dönüş noktasına yaklaşırken bir enerji jeli tükettim. Dönüş noktasına geldiğimde ön grup ile farkım 600 m, önümdeki kişi ile 300 m civarındaydı. Dönüşte de planladığımız gibi koşmaya devam ettim. 2,5. km’den itibaren neredeyse yalnız başına koşmanın verdiği sıkıcılık ve güneşin yakıcı etkisiyle devam ettim. İstasyonlardan su alarak biraz kendimi serinletmeye çalıştım.  Son kilometrelere girerken vücudumun yorgun olmaması bizim için iyi bir haberdi. Son metrelerde kollarımı açarak bitişten geçtiğimde saat 1.12.40 ı gösteriyordu. Bu derece ile erkeklerde dokuzuncu oldum. Berlin öncesi son test yarışımı bitirmiştim. Yarış içerisinde Berlin Maratonu için birçok bilgi toplamıştık.

 Yarış sonrası

Kısa dinlenmenin ardından, soğuma jogu attım. Bu sırada bitişe gelen arkadaşlarıma destek olmaya çalıştım. Soğuma ve ödül töreni bittikten sonra duş almak için otelime gittim.

Categories: Haberler | Leave a comment

Berlin Maratonu Hazırlık Süreci

Merhaba arkadaşlar,

genel-kosuBerlin Maratonu’na 1 haftadan az zamanımız kaldı. Runatolia Maratonu’nda gözlemlediğimiz hataların bir kısmını düzelterek, Berlin’e hazırlanmaya devam ediyoruz. Hazırlık sürecinde, alışılmış uzun mesafe maraton antrenmanları yerine, kısa ve orta mesafeli antrenmanlar yaparak hızımı ve dayanıklılığımı arttırmaya çalışıyoruz.  Dersler, günlük yaşam ve antrenman üçgeninde Berlin Maratonu’na nasıl hazırlandığımı size aktarmaya çalışacağım.

Aslında bu yazıyı daha önce yazmam gerekiyordu, biraz geciktirdim. 20 Ağustos’ta biten yaz okulundan sonra biraz dinlenmek istedim. Yoğun ders temposu beni çok yormuştu. Birkaç gün neredeyse hiç bir şey yapmadan (birkaç film izlemek ve standart antrenmanlar haricinde) geçiştirdim.

Ders çalışırken

Ders çalışırken

Sabahları dersimin olması ve uyanır uyanmaz nabzın çok yükselmesinin sağlıksız olması nedeniyle antrenmanlarımı akşam saatlerinde yapmaya özen gösteriyordum. Bu nedenle sabahları derse gidiyor, takibinde ders çalışıp biraz dinlenip koşmaya gidiyordum. Bazen uykusuz kalıp kendimi çok yorgun hissediyordum. Uykusuz kalmamın faturasını ne yazık ki hazırlık döneminde birçok kişi gibi çeşitli sakatlıklar ve ağrılar yaşayarak ödedim. Temmuz – Ağustos ayında yaşadığım çeşitli sorunlar nedeniyle yaklaşık üç hafta koşamadım. Bu süreçte alternatif antrenman metotları uygulayarak güç ve performans kaybını önleyip, gelişme sağlamaya çalıştım ve verim aldım. Biraz yüzme, biraz güçlendirme ve biraz da koşu tekniği çalıştık.

emre

Antrenörümle

Antrenörümle birlikte mesafe koşularına farklı bir bakış açımız var: uzun mesafe koşmadan maratona hazırlanmak… Yarış mesafesi koşulmadan yarışa hazırlanılmaz mantığının tam tersine, neden o kadar koşalım mantığı hakim. Runatolia’dan sonra sanırım bir kez 28 km, 1 kez de 25 km koştum. Bunlar benim uzun antrenmanlarım oldu. Genellikle 12-15 km civarlarında koşuyorum.  Antrenmanları neden yaptığımızı, neden jog atmamız ya da neden merdiven çalışması yapmamız gerektiğini sürekli sorgulayıp, bilimsel yanıt bulmaya çalışıyoruz. Aslında antrenörüm sorguluyor. Ben sadece koşuyorum. J (hep işin kolay tarafını seçmişimdir, sorgulamak haricinde) Bu nedenle bilinenin aksine antrenmanlarım haftalık 140-160 km yerine genellikle 70-80 km civarında yorucu olmayan kısa ve orta mesafe koşular olacak şekilde antrenörüm tarafından planlandı. Ayrıca, günlük çift antrenman yerine tek ve etkili antrenman yöntemini seçerek vücudun kendini yenilemesine ve gelişim göstermesine izin verdik.  Bu antrenman metoduyla olumlu sonuçlar elde ettik.

Antrenmanlardaki amacımız neydi? Neden uzun mesafe koşmadık? Ercan kendine böyle sorular sormayı nereden öğrendi?

Hız antremanlarından

Hız antremanlarından

Antrenmanlardaki amacımız öncelikli olarak hız kazanmak odaklıydı. Bunu sağlarken dayanıklılığımı da geliştiriyorduk. Hız kazanmak istediğimiz için genellikle interval, merdiven ve yokuş çalışmaları yaptık. Laktik asit eşiğimi arttırmaya çalışıp vücudun kullanabileceği oksijen miktarını da arttırdık. Aslında üç tip antrenmanın ortak noktası ani yüklenmeler yapmaktı. Sürekli yeni bir barajı deneyerek bir üst seviyeye çıkmaya çalıştık. Oksijen kullanma seviyem yükseldiği için doğal olarak dayanıklılığım da artıyordu.

Teknık çalışmalar

Teknık çalışmalar

Interval yoruculuğunu önlemek için minimal artışlarla interval yapıyorduk. Böylelikle antrenmanların yoruculuğu azalıyordu. Ayrıca takibindeki gün hafif şiddetli antrenman yaparak vücudun tamamen kendisini toplamasına izin veriyorduk. Örneğin: iki set beş tekrarlı 600 m interval. Takibindeki gün 50 dakika jog. Ayrıca, bu çalışmalar sonucunda bacak kas sisteminin gelişmesini sağlayıp, koşu tekniğimde biraz ilerleme kaydettik.

Antrenman metotlarımızda tabii ki istisnalar oldu. Temmuz ve Ağustos döneminde kaybettiğimiz üç haftalık zamanı telafi etmek için Ağustos sonlarında, altı gün çift antrenman yaptık. Ancak dinlenmeye maksimum özeni gösterdik. Berlin öncesi genel antrenman düzenimde radikal değişiklikler olmadı. Genel düzene uygun çalışmalara devam ettim. Ayrıca test yarışı olarak 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu Yarı Maratonu’nu koştum.

Categories: Haberler | Leave a comment

Islak Bir Yenilgi: Alde Feanen Challenge ’16

Gün doğumuyla kayıt masasındayız

Gün doğumuyla kayıt masasındayız

Ne ıslaklık, ne de yenilgi yabancı olduğumuz kavramlar değil. Ancak son etaptaki sebebini bir türlü çözemediğimiz başarısızlığımız, neredeyse kazanacak olduğumuz bu keyifli yarışı biraz buruk bitirmemize sebep oldu. İşte bu hüzün ise yarışlarda bugüne kadar hiç tatmadığımız bir histi.
Alde Feanen Challenge bu seneki Hollanda Macera Yarışı Ligi’nin 3. yarışıydı. Kuzey Hollanda’da yer alan Alde Feanen milli parkı, göller, kanallar, akarsular ve bataklıklarla dolu bir yeşil alan. Yer yer sık ormanlar, korular ve bol sazlık, bölgenin bitki örtüsünü oluşturuyor. Yarış 6 etap ve Hollanda macera yarışlarında geleneksel olarak bulunan bir prolog etabından oluşuyor ve 9 saat zaman sınırı var. Etaplar sırasıyla; Prolog, Koşu (7 km), Bisiklet (25 km), Koşu (15 km), Bisiklet (20 km), Kano (15 km) ve SUP (4 km) yani ayakta durarak kürek çekme… Yarışın sıralaması öncelikle tamamlanan etap sayısı, sonra kontrol noktası sayısı ve son olarak da süre göz önünde bulundurularak yapılıyor. Bir etabı tamamlamış olarak değerlendirilebilmek için o etapta bulunan kontrol noktalarının en az yarısını toplamak gerekli. Kontrol noktaları yarış boyunca dağıtılacak olan haritalarda işaretli olduğundan, yarışmacılardan harita üzerinde işaretleme yapmaları beklenmiyor.

Etaplar

Etaplar

Yarışa başlamadan önce stratejimizi son iki etaba 3 saat veya mümkünse daha fazla ayırabilmek üzerine kurmuştuk. Özellikle 15 km’lik kano etabı, hele kestirme yapamayacağımız uzun bir kanal üzerindeyse sorun yaratabilirdi. Yarış öncesi bilgilendirme toplantısı Flemenkçe olduğundan organizasyon bize özel olarak kısa bir İngilizce açıklama yaptı ve bazı sorularımızı yanıtladı.
Alde Feanen yarışı sabah saat 08:05’te başladı. Prolog etabında yarışmacılardan, bir pano üzerinde gösterilen azimut ve mesafe bilgileri verilmiş 4 hedefi ziyaret etmeleri bekleniyordu. Dahası işaretleme kartını teslim alabilmek için geniş bir kanalı her iki takım oyuncusunun da yüzerek geçip, geri gelmesi gerekliydi. Banu’yla beraber kendimizi geniş kanalın “karanlık” sularına bıraktığımızda bunun “dünyanın en kuru yarışı” olmayacağı belli olmuştu. Neyse ki suya girdiğimiz noktaya geri döneceğimiz için çanta ve ayakkabılarımızı kanalın o yakasında bırakabilmiştik. Sudan çıktığımızda güzelce kirlenmiş ve yorulmuştuk bile. O esnada organizasyondan bir görevli bana ayakkabılarımızı çıkarmakla uğraşmamızın zaman kaybı olduğunu söyledi. Yanıt olarak ona ıslak ayakkabıyla koşmak istemediğimi belirttiğimde yüzünde beliren alaycı gülümseme önümüzdeki kilometrelerde bizi neler beklediğinin habercisiydi adeta. Prologdaki 4 hedefi ziyaret etmek aşağı yukarı 25 dakikamızı aldı. Bu süreyi 15 dakika civarında bekliyorduk ve hızlanmamız ve belki de hedef atlamamız gerektiğine karar verdik.

DSC_7733

Prolog etabının işaret kartını teslim edip, koşu etabınınkini aldık. 7 km’lik bu etap kanallar arasındaki küçük adacıklarda ve bazen suyun ortasında yer alan kontrol noktalarından oluşuyordu. Harita çoğunlukla bendeydi bu yüzden bütün o rezil, çamurlu, bataklık ve sulara Banu girdi! Sanırım anlatmaya çabalamak gereksiz olacak, o yüzden fotoğraflara bakmanızı öneririm. Koşu etabının tamamında iyi bir tempoyu kaybetmeden koştuk ve kontrol noktalarını sorunsuzca bulmayı başardık. Yine de prolog tahmin ettiğimizden uzun sürmüştü ve orada kaybettiğimiz zamanı yerine koyabilmek için biraz daha hızlanmalı veya hedef atlamalıydık. Koşu etabının bitişi geniş bir kanalın (100 m) öteki tarafındaydı ve yakınlarda hiç köprü yoktu. Çantalar, ayakkabılar ve formalarımız üstümüzde kendimizi suya bıraktık. Karşı kıyı çok da uzak görünmüyordu ancak ben ne kadar çırpınırsam çırpınayım ilerleyemiyordum. Hatta suyun üzerinde kalmak bile çok zordu benim için. Nefessiz kalıp, su yutmaya başlamıştım ki, tüm bunlar yetmezmiş gibi, gökyüzü karardı ve gök gürültülü bir sağanak başladı. Yakınlarımızda başka takım yoktu ve o yağmurda organizasyonun teknesinin bizi görüp göremeyeceğini bilemiyordum. Ayrıca kanaldan gelen geçen tekneleri de görememe ihtimalimiz vardı. Bu durum iyice telaşlanmama yol açmıştı. Banu’nun sonradan anlattığına göre sürekli aynı şeyi sayıklayıp duruyormuşum; “gidemiyorum, gidemiyorum, gidemiyorum…” Neyse ki arada organizasyonun teknesi bize yanaşıp her şeyin yolunda olup olmadığını sordu ve bize strafor bir yüzme tahtası verdi de, biraz daha rahatladım. Fırtına altında saatler gibi geçen bir 10 dakika sonunda karşı kıyıya vardık. Hala hayatta olduğumu anladığım anda, önceliklerim hava durumu hızında değişti ve tekrar yarışa konsantre oldum. Bu esnada yağmur durmuş ve güneş bulutların arasında parlamaya başlamıştı. Klasik Hollanda havası işte… 9 km. katettiğimiz koşu (ve yüzme) etabını 1 saat 16 dakikada tamamladık.

DSC_7752

İğrenç, dibi görünmeyen, katran rengi sular bu yarışın en karakteristik özelliğiydi!

Değişim noktasında bisikletimizi ve ikinci etabın haritasını teslim aldık. Yağan yağmura rağmen çamur sürüşümüzü etkilemiyordu. Kontrol noktalarının hepsini hızla ziyaret ettik. Toplamda 1:30 saat içinde 25,5 km yol katederek bisiklet etabını tamamladık.

Gizli hedefler

Gizli hedefler

Hedeflerin neredeyse hepsi ulaşılması güç yerlere konulmuştu. Örneğin köprüde olduğu belirtilen tüm kontrol noktalarının zımbaları, köprünün altına, kanalın içine girmeyi gerektiriyordu. Bu özelliğiyle sanırım bugüne kadar katıldığımız en iğrenç ve sulu yarış buydu. Bisiklet etabının sonunda, değişim istasyonunun yanında bir özel oyun hedefi vardı. Bu oyun derenin üzerine gerilmiş bir ipe asılı biçimde ilerleyerek, ipin orta noktasına sabitlenmiş olan bir zımbaya ulaşmaktan ibaretti. Zaten sularda debelenmekten yorgun olan kollarım yüzünden büyük güçlükle zımbaya ulaştım ve kartımı işaretledim. Tam işaretlemeyi yapacağım sırada karşı taraftaki yarışmacılardan biri ipe büyün gücüyle yüklendi. Sarsıntıdan ötürü az kalsın düşecektim. Kendisinden iki saniye kımıldamamasını rica ettim ve kartımı işaretledikten sonra kendimi derenin çamurlu, kurbağalı, rezil sularına bıraktım!

Vıcık vıcık olmuş giysilerimle kanaldan çıktıktan sonra ikinci koşu etabının ilk hedefine doğru yollandık. Kontrol noktalarında hiçbir işaret veya oryantiring feneri gibi bir şey olmadığını belirtmek gerekli. Genelde hedefin bir tanımı oluyor; “PVC borunun içi” veya “köprünün altı” gibi… Ne yazık ki çoğu zaman ya bu tanımların İngilizce’si olmuyor ya da çeviri çok başarılı olmuyor. Neyse ki bu yarışta organizasyon çevirileri oldukça düzgün yapmış. Flemenkçe bilmeyen tek takımın biz olduğumuzu da eklemeliyiz. Yani bu çevirileri yalnızca bizim için yaptılar ve bundan ötürü müteşekkiriz. Sık orman içindeki, ustaca gizlenmiş bir çok hedefi toplamayı başardık. Şu yazıyı yazarken bile düşündükçe tiksindiğim, üzeri artık bilmem ne tür tek hücreli yaşam kolonileri tarafından kaplanmış, leş gibi su birikintilerinin ortalarındaki adacıklara yürüdük, belimize kadar batarak. Sonuçta ikinci koşu etabındaki toplam 23 kontrol noktasının 19’unu bulmayı etmeyi başardık. Nispeten daha uzakta olan diğer noktaları atlayarak son bisiklet etabına geçtik. Bu koşu etabında 1 saat 35 dakika içinde 13 km yol katettik.

DSC_8190

İkinci ve son bisiklet etabı nispeten düzdü. Hedefler bir doğrultu üzerinde, genelde ana yoldan 250, 300 metre uzaklaşarak bulunabilecek şekilde yerleştirilmişti. 1 saat 12 dakika içinde 20 km’lik bisiklet etabını tamamlayarak kanoları alacağımız değişim noktasına vardık. Ancak son birkaç kilometre boyunca çıkan kuvvetli rüzgar özellikle ileriki etaplarda bizi zorlayacağa benziyordu.

Bisikleti teslim edip, kano haritasını aldık. Hala 2 saat 52 dakikamız vardı ve bunun kano ve SUP etaplarındaki kontrol noktalarının en az yarısını ziyaret etmemize yeteceğini düşünüyorduk. Kanoyu suya indirmeden önce haritaya hızlıca bir göz attık. Korktuğumuz gibi kontrol noktalarının yarısından fazlasını toplayabilmek için gidilebilecek tek bir doğrultu vardı ve o şekilde ilerlersek en az 15 km yol yapmamız gerekecekti. Normal şartlar altında bu mesafeyi 2 saatten biraz daha uzun bir sürede alabileceğimizi biliyorduk. Bu SUP etabı için bize çok az zaman bırakacaktı. Endişeliydik. Kanoya binip kürek çekmeye başladığımızda endişemiz umutsuzluğa, çaresizliğe ve sonunda öfkeye bıraktı.
Karşıdan esen kuvvetli rüzgar ilerlememize olanak vermiyordu. Kürek çekmeyi, haritaya bakmak için bir an bile bıraksam, anında ters dönüveriyorduk. Geniş kanallar ve büyük göllerde dalgaların boyu 1 metreyi buluyor, kanoda durmamızı zorlaştırıyordu. Var gücümüzle kürek çekiyor ancak ilerleyemiyorduk. İlk kontrol noktasına vardığımızda 45 dakika geçmişti ve tükenmiştik. O anda anladık ki hedeflerin yarısını toplamak bir yana, yarışı zamanında bitirmemiz bile neredeyse imkansızdı. Saatlerce çırpındık, bağırdık, çağırdık, var gücümüzü kullandık ama nafile. Karşıdan gelen rüzgara ve dalgalara karşı koyamıyorduk. Suyum da bitmişti. Kürek çekmeye bir şeyler yiyecek kadar ara vermem mümkün değildi. Yalnızca geri dönmek zorunda olduğumuz için kürek çekmeye devam ettik. 3 saat 20 dakika sonra kanoları organizasyona teslim ettiğimizde resmi yarış süresini 20 dakika kadar aşmıştık ve bu topladığımız 20 küsur kontrol noktasının puanına mal olmuştu. Tükenmiş bir biçimde kürekleri ve can yeleklerini bırakarak yarışı tamamladık.

Ödül töreninden önceki yemek esnasında pek çok takımın kano etabında çok zorlandığını ve büyük kısmının ise zamanında bitiremediğini öğrendik. Ancak buna rağmen birkaç takım kano etabındaki hedeflerin tümünü topladıklarını iddia ediyordu. O havada, bunu gerçekten başarabilmişlerse, nasıl yaptıklarını çok merak etmiştik. Organizasyonun detaylı yarış sonuçlarını ve fotoğrafları yayınlaması günler sürdü. Sonunda puanlara ulaştığımızda gerçekten de birkaç takımın kano hedeflerini pürüzsüzce topladığını fark ettik. Daha da fenası, kano etabının başlangıcındaki puanımızın ilk üçe girmek için yeterli olmasıydı. Yarış fotoğraflarına baktığımızda, yarışta 3 farklı tipte kano kullanıldığını gördük. Bizim seçtiğimiz kano en büyüğü, genişi ve yükseği idi. Bu seçimi isteyerek yapmamıştık, yalnızca bu kanodan kalmıştı. Özellikle kırmızı renkli diğer bir kano, bizimkinin neredeyse dörtte üçü boyundaydı ve çok daha ince ve atik görünüyordu. Dahası, fotoğraflarda diğer takımların kano etabı esnasında çarşaf gibi bir suda gittiğini görebiliyorduk. Bu nasıl mümkün olabilirdi, anlayamadık. Gerçekten de hava biz kanoya başlamadan 10 dakika önce bozmuştu ama bizden öncekilerin bundan etkilenmemiş olmaları pek de mümkün değildi. Bütün bunlar değerlendirildiğinde, bir takım şanssızlıklar haricinde sanırım kabul etmemiz gerekiyor ki, kano disiplininde başarılı değiliz ve daha çok çalışmamız gerekiyor.

Özet olarak Alde Feanen Challgenge iyi organize edilmiş, çok “ıslak” olmasıyla diğer macera yarışlarından farklı bir yarıştı. Kano etabı öncesindeki kısımları oldukça düzgün bir biçimde tamamladık ve kanoda bu kadar geride kalmasaydık yüksek ihtimalle derece yapabilirdik. Biz iyiydik, ancak rakip takımlar çok daha iyiydi. Bu yarıştan lig için puan toplayamamış olduk. Önümüzdeki yarışlarda da rakiplerimizle amansız bir mücadele bizi bekliyor olacak. Eylül ayı içinde 2 yarışımız var ve şimdiden idmanları sıklaştırdık bile.

Yenilgiye ve yorgunluğa rağmen gülümseyebiliyorsan, o kadar acıya ve emeğe değmiştir sanki :)

Yenilgiye ve yorgunluğa rağmen gülümseyebiliyorsan, o kadar acıya ve emeğe değmiştir sanki :)

Categories: Haberler | Tags: , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Cadıların Ormanında 32 Saat

 

Woods are lovely, dark and deep,

But I have promises to keep.

And miles to go before I sleep,

And miles to go before I sleep.

– Robert Frost

(Not: Henüz fotoğraflar organizasyon tarafından yayınlanmadı. Elimize geçer geçmez buraya ekleyeceğiz.)

Yarış başlayalı 22 saat olmuştu.

Dipsiz ormanı çevreleyen zifiri karanlıkta pedal çeviriyorduk. Durmak bir seçenek değildi. Hava o kadar soğuktu ki, donmamanın tek yolu hareket etmekti. Yolumuz uzundu. Hava kararırken girdiğimiz ormandan hala çıkamamıştık. Bakışlarımı harita ile önümde uzanan yalnızca on, on beş metresini görebildiğim yola odaklamaya ve etrafımızı saran bu kasvetli ormanın derinliklerine mümkün olduğunca bakmamaya çalışıyordum. Eminim ki Banu, arada kafamı çevirip ona baktığım zamanlarda kendisini kontrol ettiğimi düşünüyordu. Ancak durum bu değildi. Bir süredir, sık sık, arkamdan adımla seslenildiğini duyuyordum. Bu ormanların tarihi düşünüldüğünde bu pek de hayra alamet değildi.

Harzer Hexenstieg! Harz Cadılar Yolu… Hansel ve Gretel’in babaları tarafından bırakıldığı o kötücül ormanın tam kalbindeydik!  Kırmızı Başlıklı Kız’ın mantar topladığı bayırların ötesinde… Hexentanzplatz! Cadıların dans alanı…

İşte bu yüzden ağaçların ardına bakmamak için kendimi zorluyordum. İçimdeki merak ve korkunun çatışmasıyla bazen harita tutucumdan yansıyan ışıkla kamaşmış olan gözlerimi ormanın derinliklerine kaydırıyordum. Kafa lambamın kuvvetli ışığı sık ormanın içinde devasa gölgelerin dansetmesine sebep oluyordu. “Yollardan ayrılmayın!” demişti organizasyon görevlileri. Bir macera yarışı için oldukça alışılmadık bir talep… Şimdi ise neredeyse beden bulmuş, kaskatı bir karanlığın içinde, lambalarımızın insafına kalmış, donmamak için var gücümüzle pedal çeviriyorduk. Uzaktan gelen ıslıklar ve tekinsiz sözcükler, uykusuzluğun ve yorgunluğun da etkisiyle sanrıları tetikliyordu. Ansızın yoldan ayrılan küçük bir patikanın ötesinde, karanlıktan daha koyu oluşuyla ayırdedilebilen bir kütle farkettim. Acıyla çarpılmış devasa bir kara ağacın önüne kurulmuş, izbe bir kulübe! Kalbimin hızlı çarpmasına rağmen nefes buharım ansızın kesilince, nefesimi tuttuğumu farkettim. O anda kendime sordum; “Burada ne işimiz var bizim?

 

Nisanın ilk haftası…

Banu henüz birkaç gün önce iki günlük Hard van Brabant macera yarışından önemli bir başarıyla dönmüştü. Ben ise uzaktaydım ve işlerimin yoğunluğundan ötürü sürekli idmanları kaçırıyordum. Uzun süredir 10 km bile koşmamıştım ve antrenmansızlığın vücudumdaki etkilerini hisseder olmuştum. Buna rağmen Banu bana sorduğunda anın coşkusuyla Harz yarışına katılmayı kabul etmiştim. Halbuki Kertenkeleler’i kurduğumuzdan beri Likya Macera Yarışı haricinde hiç bu kadar uzun bir yarışa katılmamıştık. Kararımız mantıklı değil, duygusaldı.

Kayıttan birkaç hafta sonra, Hollanda’da çantalarımızı hazırlıyor, eksik malzemeleri tedarik ediyorduk. Belli etmemeye çalışsak da ikimiz de bu yarıştan biraz çekiniyorduk. Hava durumunun sürekli daha soğuğa kayması cesaretimizi kırmıştı. Günaşırı etkinlikler her zaman daha farklı mücadeleler getirdiği için alıştığımızın dışında planlama yapmamız gerekiyordu.  Sanıyorum herkes için sıralama değişecektir ancak bizim için bu engeller azalan zoruluk seviyesine göre şöyle: uykusuzluk, soğuk ve beslenme. Uykusuzluk hem bedensel hem de zihinsel bir engel. Uykusuzlukla başa çıkmak bizim gibi akşam 23:00’te yatıp, sabah 07:00’de kalkmayı alışkanlık edinmişler için pek zor. Bu sebeple bizi en çok korkutan da işte buydu. Avrupa’da geçirdiğimiz zamanlarda hava tahminlerinin alışık olduğumuzdan daha tutarlı olduğunu öğrendik. Yarış zamanında Harz bölgesinde hava sıcaklığı gündüz 6, gece -1 derece arasında değişecek gibi görünüyordu. Neyse ki yağış olmayacaktı. Yarış sırasında beslenme planlaması için en basit kural; her saat için 200 kcal civarında enerji alacak şekilde hazırlanmaktır. Ancak bu kadar uzun bir yarışta yalnızca jel ve bar yiyerek rahatsız olacağımızı düşündük ve eski usul, birkaç sandviç hazırladık. Yarışın 24. saati civarında ulaşacağımız 5 numaralı değişim istasyonunda (TA5) almak üzere bir çanta bırakabilecektik. Böylelikle besinlerin yarısını yanımıza almaya ve diğer yarısını da bu çantaya bırakmaya karar verdik.

Cuma sabah saat 05:00.

Amsterdam’dan yarışın yapılacağı Almanya’nın Harz bölgesine kadar 5 saatlik yolumuz vardı. Hollanda’daki macera yarışlarından tanıdığımız Oleksandr ile arabasını paylaşmak üzere anlaşmıştık. Aşağıya indiğimizde  Oleks binanın girişinde bekliyordu. Bisikletleri ve çantaları arabaya yerleştirdik ve yola koyulduk. Oleks’in yola bu kadar erken çıkmayı istemesinin sebebi, İtalya’dan gelecek partneri Marin ile yarış alanında buluşacak olmasıydı. Bol sohbetli, az molalı bir yolculuk sonunda öğleden önce Thale kasabasına vardık. Kalacağımız kampingde çadırlarımızı kurduk ve akşam üstü yapılacak olan brifinge kadar dinlenmeye çalıştık.

Akşam üzeri kayıt işlemlerini tamamlayıp bisikletlerimizi teslim ettikten sonra brifingin yapılacağı belediye binasına doğru yürüdük. Hava oldukça serindi. Sokakta tek kişi bile kalmamıştı. Dükkanlar kapalıydı. Her yerde cadılar, kara kediler, cüceler ve devler resmedilmişti. Harz bölgesi Hıristiyanlık öncesinde, Cermen kabilelere ve daha da eskiden Kelt’lere ev sahipliği yapmıştı. Bu topraklar belki de dünyanın en eski pagan toplumlarının yaşadığı yerlerdi. Bu tarihinden ötürü Harz pek çok bilindik masal ve efsanenin çıkış noktası olmuştu ve cadılar ve cüceler işte bu yüzden tüm kültüre sinmişti.

Brifing tam planlandığı gibi 21:30’da başladı.

Uzun ve detaylı bir brifing sonrasında 3 adet A1 boyutunda paftadan oluşan devasa haritalarımızı teslim aldık. Yalnızca kaplaması bile yarım saatimizi aldı. Yarışın başlamasına 5 saat kalmıştı. Haritada işaretli olan toplam 42 kontrol noktası arasında rota seçimleri ve işaretlemeler yapmak oldukça zaman aldı. Kamp alanına varıp uyku tulumlarına girdiğimizde saatlerimizi 1 saat sonrasına ayarladık. Yarışa uykusuz başlayacaktık ve koskoca bir gün ve bir geceyi yine uyumadan geçirecektik. Bu huzursuz düşünceye rağmen yorgunluk sayesinde gözlerimizi kapar kapamaz uykuya daldık.

Haritalarımızı işaretlerken... Foto: Marin Christian

Haritalarımızı işaretlerken… Foto: Marin Christian

Brifing sırasında... Foto: Marin Christian

Brifing sırasında… Foto: Marin Christian

 

race-set-up_2016

Map3-Full-XS

Map2-Full-XS

Map1-Full-XS

Sabaha karşı saat 2:30’da kalktık ve yarış ekipmanlarını kuşandık.

Başlangıç noktasına doğru yürürken hazırladığımız sandviçleri yiyerek hafif bir kahvaltı yaptık. Hava oldukça soğuktu ve yanımızdaki her şeyi üstümüze giymiştik. Takımlar birer birer hakem kontrolünden geçerek başlangıç bölgesine girdi. Saat tam 04:00’da yarışın başlamasıyla herkes aynı yönde koşturmaya başladı. İlk kontrol noktası yanıbaşımızdaki dağın tepesindeki seyir terasıydı. Tüm takımlar gecenin karanlığında, ultra maraton performansıyla koşuyorlardı. İlk iki hedefte rota seçimine ihtiyaç yoktu, zirveye giden tek sıra ince bir patikayı takip etmemiz bekleniyordu. Biz de diğer takımlara ayak uydurmak için hızlanmıştık. Ancak bu kadar uzun bir yarışın daha ilk etabında kendimizi bu denli yormamamız gerektiğini düşünüyorduk. Kıvrılarak zirveye doğru tırmanan yol boyunca kafa lambalarının ışıltılarını görüyorduk. Sanki Yüzüklerin Efendisi’nden bir sahne gibiydi: “Elfler bu kıyıları terkediyorlar…” dedim kendi kendime. Bu esnada nereye gittiğimize çok dikkat etmemiz gerekiyordu. Yerler değişik boyutta oynak taş ve kayalarla doluydu. Üstelik baton kullanmaya alışık olmayan Hollanda’lılar batonlarını etrafa savurarak yürüyor ve diğer yarışmacılar için büyük tehlike arzediyorlardı. Gecenin koyu karanlığında zirveye çıktığımızda serin rüzgara maruz kaldık. Hızla yakınımızdaki seyir terasındaki ilk noktayı ziyaret edip, geldiğimiz yoldan geri dönmeye başladık. Yokuş aşağı olan her yerde koşuyor, düz yolda jog temposunda ilerliyor ve yokuş yukarı hızlı adımlarla yürüyorduk. Çok geçmeden inişi tamamlayıp, ikinci kontrol noktasına doğru yükselen dik patikaya girdik.

İkinci kontrol noktasının bulunduğu tepenin bölge tarihinde yeri vardı. Efsaneye göre prenses Brunhilda’nın kendisi ile evlendirilecek olan devden kurtulmak için atıyla beraber sıçrayarak konduğu nokta bu tepenin yamaçlarındaydı. Hatta granit zeminde hala bir at nalı izi olduğunu okumuştuk. Efsanenin devamında ise Brunhilda’nın peşinden sıçrayan dev, karşıya ulaşmayı başaramayıp aşağıya düşüyor ve zamanın sonuna kadar prensesin tacının düştüğü Bode nehrini korumak ile görevlendiriliyordu. Efsaneler doğruysa karanlık yarın ötesinde, kanyonun derinliklerinde bir cehennem tazısı bizi bekliyor olacaktı. Zorunlu rotadan ilerleyerek dik bir sırttan aşağıya inmeye başladığımızda gökyüzü mor bir renge büründü. Şafak söküyordu. 6 km boyunca Bode nehrinin kıyısında, sarp kayalıkların altındaki tek sıra patikayı izledik. Sonra küçük bir patikadan 100m kadar yükselerek ulaştığımız plato üzerinde 3, 4 ve 5. kontrol noktalarını ziyaret etmek üzere yönümüzü batıya çevirdik. Bu etapta yol bulmak oldukça kolaydı. Mesafeler bir türlü bitmiyor olduğu için kendimizi zorluyor ve daha fazla koşmaya çalışıyorduk. Saat 09:10’da büyük bir barajın köprüsünden geçerek 1. değişim bölgesine (TA1) ulaştık. TA1 bisikletlerimizi alacağımız noktaydı. 28 km’lik trekking etabını aşağı yukarı 5 saat içinde tamamlamıştık. Oturup çantamızdaki küçük sandviçlerimizi yedik. Bisikletlerimizi teslim aldık ve yarışın ikinci etabı için pedallara asıldık.

Uzun koşu/yürüyüşten sonra bisiklete binmek çok rahat gelmişti.

6. kontrol noktasına rota seçimi yoktu. Ne var ki, yol da yoktu. Harita üzerinde işaretlenmiş olan yol, ağaç kesimi sebebiyle yok olmuştu. Zemin bataklıktı. Her yerde devrilmiş ağaçlar ve kesik dallar vardı. Sürekli bisikletleri taşımak zorunda kalıyorduk. Normalde 15 dk’dan fazla almayacak olan ayak, bize 45 dakikaya mal oldu. Devam etmek için bu yolun dere ile birleştiği yerde, derenin karşısına geçmemiz gerekiyordu. Neredeyse kalçalarımıza kadar buz gibi suya girdik. Suyun debisi yüksekti ve akıntıda bisikleti taşımak hiç de kolay olmamıştı. Derenin karşısına geçtiğimizde fazlasıyla üşümüştük. Haritada 7. kontrol noktasına giden yamaçtaki patika sürülebilir gibi görünüyordu. Ne var ki bu patika üzerinde de devrilmiş ağaçlar vardı ve hiç kimse bisikletini sürmüyordu. Bu ayağın başlarında da bisikletleri taşımak zorunda kaldık. Güya kolay olacak olan bisiklet etabı kabus gibi başlamıştı. Stratejimizi değiştirmeliydik. Stabilize yol ile kolayca ulaşılacak olmasına rağmen uzakta olduğu için 9. ve 10. kontrol noktalarını atlamaya karar verdik. 7. kontrol noktasına giden yol, büyükçe bir açıklıktan geçtikten sonra sık bir ormana giriyordu. Hızla ormana girip, girift patika ağında seri biçimde yolumuzu bulmaya başladığımız anda keyfim yerine geldi. Yanımızdan bir takım geçti ve ana patikadan ilerlediler. Bir alt paralelde daha iyi bir stabilize yol vardı. Bu yüzden ara patikaya girdik. Böyle bir kestirmeyi görebilmiş olduğum için kendimle gurur duyduğum anda patika bitti! Kısa süre sonra yoldan tamamen kopmuştuk.

Civardaki tüm patikalar dökülen yapraklar tarafından örtülmüştü. Bir yandan kendime kızıp söylenirken bir yandan da yalnızca yüzey şekillerinden yararlanarak yolu bulmaya çalışıyordum. İndiğimiz dik tepeyi tekrar çıkmak hiç kolay olmayacak diye düşünürken stabilize yolu -olması gerektiği yerde- bulduk. Stabilize yolda hızla ilerlerken bu defa da kendime çok çabuk telaşlanıyor olduğum için kızmakta olduğumu farkettim.  8. kontrol noktasına vardığımızda bir sonraki değişim alanı henüz açılmamıştı. Bekli atlamayı düşündüğümüz hedeflere uğrayabiliriz diye düşündüm. Pek akıllıca değildi. Nereden bakılsa 1 saatimizi alacak ve bizi fazlasıyla yoracaktı. Geçtiğimiz sene bazı takımların tüm puanları topladığını duymuştuk. Belki bu 1 saati ayırmadığımız için ileride pişman olacaktık. Bir süre konu üzerinde tartıştıktan sonra en azından atladığımız iki hedeften birine gitmeye karar verdik. Bu bir hataydı. Yarışın ilerleyen zamanlarında burada kaybettiğimiz 1 saatten ötürü sıkışacak ve daha verimli bazı etapları kısa kesmek zorunda kalacaktık. 10 numaralı kontrol noktasına gidip, bu kararı verdiğimiz noktaya geri dönmemiz gerçekten de 1 saatimizi aldı. Dahası, çok yakın görünen TA2 alanına ulaşmamız da hiç kolay olmadı.

Haritanın ortasındaki 16 km karelik bir bölge uydu görüntüsü ile kaplanmıştı.

Ayrıca bu bölgenin büyük çoğunluğu ormandan oluştuğu için patikalar seçilmiyordu. Haritalarımızı su geçirmez kapla kaplamıştık ve bu kap da güneşin harita üzerinde yansımasına sebep oluyordu. Bu yüzden zaten görünmeyen patikaları seçmek iyice imkansız hal almıştı. TA2 yüksek bir tepe üzerine kurulmuş bir kalenin içindeydi. Bu değişim alanında sularımızı doldurduk, bisikletleri bırakarak, uydu fotoğrafı ile yön bulma etabına başladık. Patikaları göremeyişimizden yol bulmak için basitçe “yönelme” yöntemini kullandık. Buna göre seçtiğimiz bir yönde giden bir patika üzerinde ilerlediğimiz mesafeye dikkat ederek, harita üzerinde nerede olduğumuzu kestirmeye çalışıyorduk. Bu şekilde adım adım yolumuzu bulmaya çalıştık. Daha önce, haritası olmayan bölgelerde, uydu görüntüsü kullanarak yol bulma deneyimimiz vardı. Bu yüzden, “yönelme” tekniğini kullanarak kontrol noktalarını sorunsuzca ziyaret ettik ve tekrar TA2’ye döndük. İşler iyiye gitmeye başlamıştı. Ancak daha  en kötüyle yüz yüze gelmemiştik. Öğlen saatleri olmasına rağmen hava çok soğuktu. Gece kim bilir nasıl olacaktı?

Hareket edebildiğimiz sürece soğuktan korkmaya gerek yok diye düşünüyordum.

Peki ya hareket edemez hale gelirsek ne olacaktı? Bu düşünce ile ürperdim. Banu haritayı bir süre inceledikten sonra 16 ve 17. kontrol noktalarına uğramadan doğrudan 18. hedefe gitmeyi önerdi. Aksi takdirde kano etabının kapanış saatine (19:15) yetişemeyebilirdik. İki kolay hedefi kaçırmayı hiç istemiyordum. Biraz itiraz etsem de, Banu’nun haklı olduğunu biliyordum. 10. kontrol noktasında gereksiz yere fazla zaman harcamıştık ve şimdi bunun bedelini 2 kontrol noktasını atlayarak ödüyorduk. Yarışın puanlamasında öncelik sırası ziyaret edilen TA sayısı, kontrol noktası (KN) sayısı, bonus nokta (BN) sayısı ve süre şeklindeydi. Yani TA kaçırmamız kabul edilemezdi. İstemeye istemeye 16 ve 17. kontrol noktalarını atlamayı kabullendim. Dümdüz asfalt bir yol bizi 18. hedefe doğru götürüyordu. Rüzgar ilk defa arkamızdan esiyordu. Böyle olduğunda rüzgarın hızına ulaştığımız anda birden esinti hissi ve rüzgar sesi kesiliverir, huzur dolu bir anda asılı kalmış gibi hissederiz. İşte vazgeçtiğimiz hedeflerden uzaklaşırken bu anlardan birini yaşadık. Tam o sırada arkamızdan bir takım bize seslendi. “Neden o tarafa gidiyorsunuz? Bu tarafa gitmelisiniz.” Yanıtlamak için durmak zorunda kaldım. “Bu nereye gitmek istediğinize göre değişir. Biz hedeflere gitmeyeceğiz.” Diğer takımın haritacısı ısrar etti; “Ama çok yakınız. Hemen şurada… Kelimenin tam anlamıyla dokunacağımız mesafedeler.” Banu’ya baktım, ancak içten içe devam etmemiz gerektiğini biliyordum. Diğer takıma el salladık ve kendi yolumuza devam ettik. TA3’e vardığımızda saat 18:15’ti. Kano etabının kapanışına 1 saat vardı.

Kıyıda duran kanolardan birini kaptık ve güçlükle de olsa Bode nehrine indirdik.

Su araçlarının kullanımında hala çok tecrübeli olmasak bile zaman içinde en azından rezillik yaşamayacak kadar beceri geliştirmiştik. Kıvrılarak akan Bode, çok coşkun değildi. Hatta bazı yerlerde önümüzdeki suyun derinliğini kestirmek için dalgalanmaları iyi izlememiz gerekiyordu, aksi takdirde kanonun tabanı kayalara çarpabilirdi. 4 km’lik kano etabında iki küçük şelale geçtik. Sanırım bu şelaleleri atlayabilirdik. Ancak gece yaklaşıyordu ve ıslanma riskini almak istemiyorduk. İki sefer kanoyu kıyıdan bir alt nehir koluna taşıyarak geçmeye karar verdik. Kano etabını tamamladığımızda saat henüz 19:00 olmuştu. Kürekleri ve can yeleklerini TA4 noktasında teslim edip oryantiring etabına geçtik.

Bode nehrinin üzerinde, kano etabının sonu...

Bode nehrinin üzerinde, kano etabının sonu…

Bu etap aslında TA4’ten TA3’e geri dönerken yol üstünde uğranabilecek kontrol noktalarından oluşuyordu. Biriken yorgunluk yüzünden çoğunlukla yürüdük ve hafif tempo ile koştuk. Etabın son kontrol noktası, 22 numaralı hedef, ürkütücü görünen kayalıkların ardındaydı. TA3’e doğru kayalık sırttan koştururken hava epeyce kararmıştı. TA3’e girdiğimizde ise kafa lambalarımızı yakmak zorunda kaldık. Bir sonraki etabımız TA3’ten TA5’e kadar olan uzun bisiklet etabıydı.

Bisiklet lambalarımıza pek güvenmiyorduk.

Çok kuvvetli olmadıkları gibi, bataryaları da 5 saatten uzun gitmiyordu. Nedendir bilinmez, içimde parkur planlayıcılarının gece hedeflerini nispeten kasabalar civarına yerleştireceklerine dair bir his vardı. Ne kadar da yanılmıştım! Oysa ki gökyüzünde yükselen dolunay, açık havada bize çok yardımcı olabilirdi. Gerçekten de bu etap yarışın kaderini belirleyecekti. TA5’e ulaşmak çok önemliydi çünkü o noktada yarış öncesi bıraktığımız ek çantalarımızı teslim alacaktık. Ayrıca organizasyonun sağlayacağı sıcak yemek olma ihtimali de vardı. Yarım saat sonra ormanın girişine vardığımızda iki kişilik bir Challenger takımının patika başında haritalarını kontrol ettiğini gördük. Yolumuza devam ettik. Birkaç km. boyunca bir onlar, bir biz önde, ama birbirimizi gözden kaybetmeden ilerledik. Hava karardığından beri başka kimseyle karşılaşmamıştık. Işıklarımıza da güvenmediğimizden gecenin bir yarısında ormanda kalıvermekten çekiniyorduk. 23 numaralı kontrol noktasını geçtiğimizde bu takımdaki arkadaşlara yaklaşıp selam verdim ve bir süre beraber gidip gidemeyeceğimizi sordum. Kabul ettiler. Kendilerinden çok emin görünüyorlardı ve bu bizim için güven vericiydi. Yine de yol bulmada bir başkasına güvenmek konusuna her zaman temkinli yaklaşmakta yarar olduğunu biliyorduk. Bir başkasının yolu bulması ve yalnızca bisiklet sürerek onları takip ederken biraz dinlenmek iç ısıtan bir düşünce olsa da bizim için sürdürülebilir bir seçenek değildi. Geçen zaman içinde bir başkasının temposuyla haritayı kontrol etmek ve aynı zamanda yapılan rota seçimlerini anlamak, yolu bulmanın fazlasıyla yorucu olduğuna kanaat getirdik. 24 numaralı kontrol noktasına yaklaşan yollar haritada net çizilmemişti. Bir baraj gölünün kenarında olan bu noktaya nasıl ulaşacağımız konusunda arkadaşlarla fikir alış verişinde bulunduk. Sonunda biraz daha uzun olan ama bizi hedefe daha çok yaklaştıran bir patika üzerinde uzlaştık.

Kontrol noktasının olduğu baraj göletine vardığımızda, bir o tarafa, bir bu tarafa bakarak, kafa lambalarımızın ışığıyla hedefi bulmaya çalıştık. Her türlü ışık kaynağından uzakta, ormanın ortasında, zifiri karanlığın içinde etrafı görmek çok zordu. Sonunda kontrol noktasını oldukça dik bir tepenin en üst noktasındaki panoda bulduk. Yamaç o kadar dikti ki, bisikletleri iterken bile çok zorlandık. Kontrol noktasının yanına ulaştıktan sonra, karanlık patikalardan diğer takımlar, akın akın büyük gruplar halinde gelmeye başladılar. Kontrol noktasını ziyaret edip, hedef kartlarını zımbalıyorlar ve kısa bir harita kontrolünden sonra yine gruplar halinde ayrılıyorlardı. Bizim arkadaşlardan biri bu esnada tekerinin patlamış olduğunu görmüş, lastiği çıkarmaya başlamıştık. Her ne kadar daha yeni karşılaşmış olsak da onları orada bırakmak istemiyorduk. Tekeri değiştirmelerine yardımcı olduk. Hava o kadar soğuktu ki, Banu da dahil, yeni tekeri pompalayarak ısınmak için adeta sıraya girmiştik. Çantamızda ne kadar giysi varsa hepsini üstümüze geçirdik. Fazlasıyla uzun bir süre sonra teker onarılmıştı ve yola çıkmaya hazırdık. Arkadaşlarımız bütün noktaları atlayıp TA5’e gitmek istiyorlardı. Ancak TA5’e giden tüm yollar, sırasıyla kontrol noktalarına çok yakın geçiyordu. Bu durumu onlara bildirdikten sonra biraz tartıştık ve en azından birkaç hedef toplayabileceğimize kadar verdik.

Yolumuz bizi 25 numaralı kontrol noktasının sadece 250 m uzağından geçiriyor olmasına rağmen bu noktayı atlamaya karar verdik, çünkü hedef 150m.’lik bir tepenin zirvesindeydi. Dahası, zirveye ulaştıktan sonra, hedefin kesin noktasını bulabilmek için bir bulmacayı çözmemiz bekleniyordu. Belki normal bir günde keyifli olabilirdi ancak o kadar üşümüştük ki, bunu değerlendirmedik bile. Tekrar pedal çevirmeye başlayınca az da olsa ısındık. Artık yokuş yukarı gideceğimiz bir sonraki etabı dört gözle bekliyorduk çünkü yokuş yukarı pedal çevirmek biraz olsun ısınmak anlamına geliyordu. El ve ayak parmaklarımı hissetmez olmuştum. Banu’nun yüz ifadesinden onun da benzer bir durumda olduğu anlaşılıyordu. Bir süre sonra ötemizdeki bir yol ayrımında bazı takımların toplanmış olduğunu gördük. Yaklaştığımızda orada belki 8 – 10 takım olduğunu farkettik. Durdukları yerde bir haritalarına, bir etrafa bakıyorlar ve yüksek sesle hangi rotadan gidileceğini tartışıyorlardı. Ben iyiden iyiye yorulduğum için harita okuma görevini Banu devralmıştı. Bir anda takımlar soldaki yoldan aşağıya doğru hızla gitmeye başladılar. Ben de peşlerine takıldım ama gözüm hala arkada bekleyen Banu’daydı. Sonra birden Banu’nun adımı seslendiğini duydum. Haritayı incelerken kafasını kaldırdığı anda ben de dahil herkesin gitmiş olduğunu farketmiş ve telaşlanmıştı. Neyse ki, kaybolmak konusunda çok tecrübeli olduğumuz için her ikimiz de kaybolduğunu düşündüğün anda durmak ve ilerlememek gerektiğini iyi biliyorduk. Yokuş yukarı pedal çevirip Banu’ya beni takip etmesini söyledim. Öndeki takımlar adeta uçup gitmişlerdi. Ne bir ses, ne bir ışık, hiçbir iz yoktu. Banu’yla yokuş aşağı güvenli bir sürat ile inmeye başladık. İnişin sonu bir türlü gelmiyordu. Diğer takımlardan ayrıldığımız için endişeliydim. Neyse ki Banu haritayı iyi kontrol etmişti ve nerede olduğumuzdan emindi. Kilometrelerce indik. Hiç gerekmemesine rağmen, sırf biraz ısınabilmek için, fren sıkarak pedal çeviriyorduk. İniş uzadıkça uzadı. Harita kontrolünün elimde olmamasından ötürü kendimi iyice rahatsız hissediyordum ve söylenmeye başladım. Sürekli Banu’ya çabuk olmasını söylüyor ayrıca haritaya bakmayı ihmal etmemesini öğütlüyordum. Neyse ki Banu benden daha sakin ve soğukkanlıydı. Yıllar içinde tıpkı zincir ve aynakol gibi beraber şekillenmiş, birbirimizi mükemmel şekilde tanımıştık. Bu sayede söylenmelerime bir şekilde bağışıklık geliştirmişti. Bunun için müteşekkirdim. Banu’nun soğukkanlılığını görmek beni de biraz sakinleştirmişti. En kötü ihtimalle geri döner, bu indiğimiz yokuşu gün doğana kadar çıkar çıkar ineriz ve donmayız diye espiriler yapıyordum. Yolda neredeyse hiçbir ayrım olmaması şaşırtıcıydı. Yani tüm takımlar bu yönden gitmiş olmalıydı. Ancak bir türlü onlara yetişemiyorduk.

Derken, kaybettiğimiz kadar ansızın, bizimkilerle karşılaştık. Öyle sanıyorum ki bizi beklemişlerdi. Bu esnada yol ayrımında haritalarını kontrol ediyorlardı. Geldiğimizi görünce yola koyuldular. Harita kontrolü hala Banu’daydı. Ben yalnızca tempoya ayak uydurmaya çalışıyordum. Bir süre sonra her iki tarafında açıklık olan, yüksekçe bir alana geldik. Yanımızda haritada işaretli olmadığını düşündüğümüz bir bina vardı. Ayrıca yolun yön profili ve sağa, sola ayrılan küçük patikalar tutmuyordu. İki sefer kontrol noktasına doğru gittiğini düşündüğümüz küçük patikalara girmiş ve bir süre sonra patikanın sona ermesiyle geri dönmek zorunda kalmıştık. Dört kişi bir araya geldik ve haritayı değerlendirdik. Bir şeyler doğru değildi. Belli ki olduğumuzu sandığımız yerde değildik. Diğer arkadaşlar da belli ki fazlasıyla yorulmuşlardı. Bir süre harita üzerinde tartıştıktan sonra olduğumuzu sandığımız yerin 2 km. kadar gerisinde benzer profilde bir bölge gördük. Üstelik burada bina da işaretlenmişti. Birden  tüm parçalar yerli yerine oturdu. Tek yapmamız gereken bu tezimizi doğrulamak için bir süre daha ilerlemekti. Çok geçmeden kontrol noktasına ayrılan doğru patikayı bulmayı başardık. 26 numaralı kontrol noktası yola yakın bir elektrik direğinde işaretlenmişti. Ancak yerinde değildi. Bu direk 103 numaralıydı ve hedefin 99 numaralı direkte olduğu, yani 4 direk ötede olduğu ipucu olarak belirtilmişti. Ben yapabileceğimizi düşünüyordum ancak diğer takımdaki arkadaşlar artık puan toplamayı hiç umursamıyorlardı. Challenger takımlarının kural gereği en az 4 saat uyuması gerektiği için bir an önce TA5 alanına varmaları gerekiyordu. Bu noktada onlardan ayrılma kararı aldık. Ben geçtiğimiz 2 saat içinde biraz dinlenebilmiştim ve haritayı devralma zamanım gelmişti. Arkadaşlarımıza iyi şanslar diledik ve 99 numaralı direğe doğru giden dar patikadan ilerlemeye koyulduk. Patika çok dardı ve çalılarla doluydu. Bu yüzden 100 numaralı direğe kadar ilerlemek bile oldukça zorlayıcı oldu. 100 ile 99 numaralı direklerin arasında koskoca bir vadi vardı ve aralarındaki mesafe önceki direklerin arasındaki mesafenin en az iki katıydı. Orada 99 numaralı direğe doğru bir takım üyesini göndermiş, dinlenmekte olan 3 kişiyle karşılaştık. Bize kontrol noktasına giden yolun fazlasıyla çamurlu olduğunu ve dereden geçmeyi gerektirdiğini söylediler. Bu noktaya kadar Banu’yu peşimde sürüklemiştim ve gereğinden fazla zaman harcamıştık. Bu yeni gelen bilgi üzerine, anında bu hedefi atlamaya karar verdik. Geldiğimiz kadar hızla geri dönmemiz takım arkadaşlarını bekleyen üçlüyü şaşırtmıştı. Bu noktada harita okumak ile ilgili tüm çekincelerimden kurtulmuştum.

Artık akıcı bir biçimde ilerleyebiliyorduk.

Yavaş ve temkinli gidiyor, emin olmadığımız yerde kısaca durup beraberce haritayı kontrol ediyorduk. Yine de yorgunluk epey birikmişti. Uzunca bir süredir kimseyle karşılaşmamıştık. Sürekli arkamdan adımın seslenildiğini duyuyor, dönüp dönüp ardıma bakıyordum. Dahası etrafımızdaki ağaçların ötesinden hışırtılar geliyordu. Kafamı çevirip baktığımda, bazen pek çok küçük gözün ağaçların arasından parladığını görebiliyordum ancak bu gözlerin neye ait olduğunu seçemiyordum. Karanlık çok koyuydu. Yerdeki küçük su birikintilerinin hepsi donmuştu. Ansızın yoldan ayrılan küçük bir patikanın ötesinde karanlıktan daha koyu, iri bir kütle farkettim. Biraz yaklaştığımda bunun terkedilmiş bir kulübe olduğunu görebildim. Ürperti, yorgunluk, kafa karışıklığı, açlık, soğuk ve kas ağrıları beni bir defa daha ne yaptığımızı sorgulamaya itti. Yüksek ihtimalle tanıdığımız herkes sıcak battaniyelerinin altında keyifli bir uyku çekiyordu. Karınları toktu, bir çatının altında, ağrı sızı olmadan, mutluluk içinde dinleniyorlardı. Sıcak uyku… Sulu bir yemek… Düşler… Derken, Banu’nun seslenişiyle irkildim. Adeta büyülenmişçesine kara, izbe kulübeye bakakalmıştım. Silkelendim ve kendime geldim. Şafağa kadar hala uzun bir süre vardı ve ormandan çıkmaya hiç de yakın değildik. Oyalanmamalıydık. Bir saat kadar sonra, sonunda, TA5’e epey yaklaşmıştık.

Değişim alanına vardığımızda ne yapmamız gerektiğine henüz karar vermemiştik.

Fazlasıyla üşüyorduk ama değişim alanında sıcak ve kapalı bir ortama girdikten sonra tekrar gecenin soğuğuna nasıl dönebileceğimizi bilmiyorduk. Hızlıca çantamızı teslim alıp, bir şeyler atıştırıp yola mı koyulmalıydık, yoksa biraz dinlenmeli miydik? Yarışı bırakmak da bir seçenekti elbette. Buraya kadar gelebilmiştik ve bu bile bizim için oldukça büyük bir başarıydı. Yarışı bırakma düşüncesinin cazibesine kendimizi fazla kaptırmamaya çalışarak yolumuza devam ettik ve çok geçmeden TA5’e vardık. Değişim noktası büyük bir spor salonuydu. İçerisi tam da tahmin ettiğimiz gibi sıcacıktı. Ağır bir yemek ve ter kokusu her tarafa sinmişti. İçeriye girdikten ve bize verilen çorbayı içip, sosisli sandviçleri yedikten sonra her ikimize de bir titreme geldi. Oyalanmak istemiyorduk ama bedenlerimiz dinlenmemiz gerektiğinin işaretlerini veriyordu. Bıraktığımız çantamızı teslim aldık ve erzak yenilemesi yaptık. Yüzümün yandığını hissediyordum ama içim ısınamamıştı. Banu’nun da yüzü kıpkırmızı olmuştu. Takımlar her tarafa yayılmış, dinleniyor ve hazırlık yapıyorlardı.

30 saniye gözlerimi kapattım, orada da yakalanmışım. Foto: Winfried Bats

30 saniye gözlerimi kapattım, orada da yakalanmışım. Foto: Winfried Bats

Oturduğumuz süre içinde hızla güçten düşmeye başladığımızı hissediyordum. Banu’nun 20 dk kadar uyumasına izin verdim. O uyurken ben de haritayı inceledim. Artık mümkün olduğunca nokta atlayıp, en kısa yoldan bitişe gitmeliydik. Aksi takdirde bu yarışı bitiremeyebilirdik. Bu düşünce ile boğazımda bir şey düğümlenmişti sanki. Banu uyandıktan sonra birer sandviç daha yedik. Sonra şaşırtıcı bir biçimde, bütün ağrılara ve acılara rağmen doğrulduk, çantalarımızı sırtladık ve dışarıya adımımızı attık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. TA5’te tam 2 saat geçirmiş olduğumuzu Banu’dan öğrendiğimde şaşırmıştım ama üzülmemiştim. Buna ihtiyacımız vardı. Erzak çantamıza yerleştirdiğimiz polarlarımızı da üstümüze giydik. Nasılsa ısınınca çıkarırız diye düşünüyorduk. Bilmediğimiz şey o andan sonra bitişe kadar hiç ısınmayacak olmamız ve o polarların üstümüzden çıkmayacağıydı. Bisiklete binmek için bacağımı kaldırdığımda büyük bir ağrı hissettim. Seleye oturmak da acı veriyordu. Derler ya insanın bir yanı ağrırken diğer acılarını unuturmuş. Yalan! O an vücudumda ağrıyabilecek her yer ağrıyordu! 

TA5’te geçirdiğimiz uzun süre yüzünden, takım oyuncularından birinin koştuğu ve diğerinin bisiklete bindiği koşu/bisiklet etabını toptan atlamak zorunda kalmıştık.

Kendimizi TA6’daki oryantiring etabına hazırlıyorduk. Tüm yarışta toplam 42 kontrol noktası vardı. Ortalama olarak hedef başına 45 dakika düşüyordu. Yani 45 dakikadan fazla zaman harcanacak her kontrol noktası pahalıya mal olacak, daha sonra bir biçimde telafi edilmesi gerekecekti. Bu hesaba göre 18 km’lik 8 hedeften oluşan oryantiring kısmı yarışın en verimli etabıydı. Buradaki noktaların hepsini ziyaret etmeyi planlamıştık. TA5’ten ayrıldıktan kısa bir süre sonra kaslarımız yeniden ısınmış ve performansımız nispeten yerine gelmişti. 32 numaralı kontrol noktası sık bir koruluğun içindeydi ve ortalık hala çok karanlıktı. 32 ve 33. kontrol noktaları arasında, ormanın kıyısından giden yol üstünde ilerlerken gökyüzü kızılımsı bir mor renge bürünmeye başladı. Güneş doğmak üzereydi! 33. kontrol noktasının üzerinde bulunduğu tepeden aşağı inerken doğumuzda güneşin doğuşuna, batımızda ise soluk dolunayın batışına tanık olduk. Bu görüntü karşısında moralimiz epey düzelmişti ve hızımız oldukça artmıştı. Sorunsuzca bulduğumuz 34. kontrol noktasından sonra ulaşacağımız TA6 değişim alanına kadar olan bölgede yer yer geceden yağmış olan karın izleri vardı. Değişim alanına yaklaşırken etraf iyice aydınlanmıştı ve bisikletten inecek olduğumuz için memnunduk. TA6 da bir binanın içindeydi ama bir defa daha sıcağa alışmak istemiyorduk. Zaman kaybetmeden oryantiring etabına başladık. Ne var ki, koşmak bir yana, yürümek bile bizim için çok acı vericiydi. Yürüyormuş gibi değil, adeta sürünüyormuş gibi bir hızla ilerleyebiliyorduk. Bacağımın kalçam ile birleştiği yer fena halde ağrıyordu. Kesinlikle koşamıyordum. Banu’yla konuşup durumu değerlendirdik ve bu etabı uzatmamanın akıllıca olacağına karar verdik. 8 hedefin yalnızca 3 tanesini ziyaret edebilmiştik. TA6’ya doğru sonsuz uzunluktaki, 1 km’lik yürüyüşümüzde gerçekten de bu denli uzun bir yarışa hazır olmadığımız gerçeğiyle yüzleştik. Stratejimiz doğruydu, oryantiring etabının en verimli etap olacağını çok önceden farketmiştik. Yarış öncesinde harita üzerinde yaptığımız rota seçimleri neredeyse tamamen optimaldi. Yine de bedenlerimiz fazlasıyla yıpranmıştı. Uzun süredir koşu idmanı yapamamıştık ve o an bunun etkisini en ağır biçimde hissediyorduk. İroniktir, TA6’ya bu defa yürürken yaklaşırken bisiklete binecek olduğumuz için seviniyoduk. Bu sevinç, seleye oturup, ilk pedalı çevirdiğimiz anda tabii ki sönüp gidecekti! Bozuntuya vermeden, neredeyse topallayarak bisikletlerimizi aldık ve sessizce uzaklaştık.

TA6 ile TA7 arasında yalnızca bonus noktalar vardı. Hali hazırda zaten pek çok kontrol noktasını atladığımızdan bonus almanın bir anlamı olacağını düşünmüyorduk. Bu sebeple en kısa yoldan son değişim noktası olan TA7’ye gittik. Yarışın ilk koşu etabının yer aldığı kanyonun çıkışına kurulmuş olan değişim noktasında bisikletlerimizi teslim ettik ve 30 saat önce koşarak geçtiğimiz kanyondan, topallayarak, sekerek, sürünerek ilerlemeye başladık. 8 km’lik bir yürüyüş sonunda bitiş çizgisine varabilecektik ancak çok iyi bildiğimiz üzere bu yol hiç de kolay değildi. Acıya katlanarak mümkün olduğunca seri biçimde ilerlemeye çalıştık. Beklediğimiz üzere sürmesi gerekenden epey daha uzun sürdü ve 2 saatin biraz üzerinde bu etabı da bitirerek yarışı tamamlamış olduk!

Bitiş çizgisinde bizi bekleyen küçük bir kalabalık vardı.

Yarışın baş organizatörü, sempatik Winfried Bats orada bizimle epey ilgilendi ve bol bol tebrik etti. Bu kadar yıpranmış olmak iyi değildi ama yarışı tamamlayabilmiş olduğumuz için mutluyduk. Fazlasıyla hakettiğimiz bir duş, sıcak yemek ve kısa bir uykudan sonra ödül törenine katıldık. Harz yarışında karma kategoriler için ayrı bir sıralama yapılmadığı için yarıştaki sıralamamızı orada öğrenemedik. Ancak yarıştan birkaç gün sonra açıklanan sonuçlara göre karma takımlar arasında en yüksek puana sahip takımın biz olduğumuzu öğrendiğimizde çok şaşırdık ve çok sevindik!

32 saatin ardından

32 saatin ardından

Bu yarışın bize öğrettiği bir sürü şey vardı. Yarışta bizi en çok zorlayan etken soğuktu. Çok soğuk ortamlarda antrenman yapmamıza rağmen aktif haldeyken hiç bu kadar fazla giyinmemiştik. Böyle uzun bir yarışta biraz daha fazla eşya taşımayı göze almalıydık belki de. Gece yarışta ilerleme ve ışık konusu başka bir eksiğimizdi. Belli ki ışıklandırma teknolojisi epey ilerlemişti, başka takımlar araba farı gibi lambalarıyla geziyorlardı. Bu konuda araştırma yapıp malzeme edinmemiz gerekiyor. Bildiğimiz ve tekrar öğrendiğimiz bir konu da kendimize ne kadar yatırım yaparsak karşılığını o oranda aldığımızdı. Koşu antrenmanı eksiğimizin acısını çok çektik. Yine antrenman eksiğinden ve kendimize güvensizliğimizden yarış öncesi motivasyonumuzun en düşük olduğu ve korkuyla başladığımız yarış bu oldu. Bu acıları çekmemek için hedeflerimize göre uzun vadede hazırlık yapıp uygun yarışlara katılmak önemli. Yine de her zamanki gibi vücudumuzun aşırı zorlandığı durumda bile neler yapabileceğine tanıklık ettik. Bu kadar zorlanmamıza rağmen yarıştan kopmadık, tutarlı şekilde bitişe ulaştık. Yarış sonrasında çok sayıda takımın yarışı bıraktığını ve hiçbir takımın bütün puanları alamadığını öğrendik.

Categories: Haberler | 2 Comments

Runatolia 2016 Yarış Raporu

Merhaba arkadaşlar,

Geçen yazımda maratona nasıl hazırlandığımdan bahsetmiştim. Runatolia koşusunun hikayesi de işte burada.

IMG_9453

 

Yarış Öncesi

Yarış temposu belirleme

Runatolia’ya yaklaşık iki hafta kala yarışta hangi tempoda koşmam gerektiği üzerine antrenörümle birlikte hesaplamalar yapmaya başlamıştık. İlk olarak kabaca tahmini süre hesaplaması yaptık, 2 saat 30 dakikanın altında geleceğimi kesinleştirdik. Kesin süre için antrenörümün direktiflerine uyarak 10 km 3:20 dk/km hedefli, 15 km 3:30 dk/km tempo hedefli ve 21 km 4:00 dk/km hedefli antrenmanlar yaptık. Tempo belirleme sürecindeki antrenmanları, İstanbul Maratonunda yaşadığım sorunları, zayıf olduğum durumları, yarış sırasındaki yaptığım hataları ve benzer koşullar içerdiği için Hollanda’da yaptığım antrenman verilerini antrenörümle birlikte incelemeye başladık. Nabız değerlerime göre 3:30 dk/km temponun benim için uygun olacağına karar verdik, 2:27:41 hedef süremiz olarak planladık. Yarış içerisinde optimum verimde koşabilmek için hedef nabzın 175-178 arasında olmasına ve kendimi rahat hissetmem durumunda 180 nabza kadar çıkabileceğime karar verdik.  Yarış boyunca nabzımın belirli bir seviyede kalması daha az yorulmamı sağlayacaktı.

Beslenme

Yarışa 6 gün kalınca karbonhidrat yüklemesi için diyete başladım. İlk üç gün, düşük miktarda karbonhidrat alarak ve antrenmanlarıma devam ederek kaslarımdaki glikojen depolarını bitirdik. Bir sonraki üç gün, günlük kg başına 8 gr karbonhidrat alarak glikojene karşı açlık çeken kaslarımın kendilerini daha fazla glikojenle doldurmasına izin vererek yarış için gerekli olan enerjinin büyük bir kısmını sağladık. İstanbul’da duvara çarptığım (enerjimin bittiği) kilometreleri inceledik ve yarış içerisinde beslenmem gereken noktaları belirledik. Yarışa 3 gün kala su ve mineral alımını arttırmaya başladık.

5 Mart 2016 Cumartesi

Saat 14.05 Antalya uçağıyla Antalya’ya gelmek için Ankara’dan ayrıldım. Saat 5 civarı arkadaşlarımla buluşmak üzere ve yarış kitimi almak için yarışma merkezine gittim. Yarış kitlerimizi alıp, takibinde dinlenmek için Akdeniz Üniversitesi Sosyal Tesisine gittik. Tanıdıklarımızla kısa bir muhabbet edip eski yarış anılarımızı paylaştıktan sonra odalarımıza çekilip uyumaya başladık.

Yarış Günü

6 Mart 2016 Pazar

Saat 6:30’da uyanarak güne başladım. Sabah kahvaltısı olarak 1 dilim ekmek, 5-6 adet zeytin, kibrit kutusu kadar beyaz peynir ve 1 kutu bal tükettim. Yarış alanı kaldığımız yere yakın olduğu için hafif jog atarak arkadaşlarımla birlikte gittik. Doruk sürekli bana yardımcı olarak yarışa hazır olmamı sağladı. İlk olarak 5:00 dk/km tempo ile 15 dakika jog atarak ısınmaya başladım. Takibinde dinamik germe egzersizleri yapıp, 50m arttırma koşuları yaptım. Son kontrollerimizi yapıp, Doruk’la birlikte start alanına gittik. Son birkaç yudum su aldim, saatimi ayarladım ve startı beklemeye başladık. Start alanında önlerde yer tutmaya çalışmama rağmen kendimi sürekli 1-2 sıra arkada bulmaya başladım. Sürekli arkamdan gelen ittirmeler nedeniyle bazen ayakta durmakta zorlandım. Arbedenin olması start anında acaba düşer miyim endişesi yarattı ve o anlarda istemeden gerildim. Yüksek tempoda başlayacak bir grup buldum, aralarında startı beklemeye başladım. Bu sayede önümdekiler nedeniyle bir yerde kapalı kalıp arkadan gelen bir darbeyle düşmeyecek ve iyi bir çıkış yapacaktım. Startın verilmesini beklerken sabit kaldığım için kaslarım soğumaya başladı. Startta Gelaw ile konuşarak onun da 2:25 civarında koşmayı planladığını öğrendim ve birlikte koşmayı teklif ettim. O da kabul ederek startı beklemeye başladık.

Yarış Başlıyor!

20160306_091747

Startın verilmesiyle birlikte ilk üç km 3:25 tempoda gitmeye çalıştım. Nabzımın sabitleşmesiyle birlikte 178 nabız civarında koşmaya başladım. Bazen 180 nabız bölgesi rahat geldiği için o bölgede koştum. Her istasyonda 2-3 yudum su alarak su kaybımı en aza indirmeye çalıştım. Yaklaşık 2-3 km sonra, startta soğuduğum için sol kalf-aşil tendonunun olduğu yerde ağrı ve gerilme hissettim. Bu ağrı beni endişelendirmeye başlamıştı, benzer bir sorunu İstanbulda yaşadığım için biraz tecrübeliydim. Bölgenin biraz ısınmasını sağlamaya ve ayak basışımı değiştirmeye çalıştım. 10. km’lere doğru ağrı azalarak kaybolmaya başladı ama bu sefer de sol ayağım uyuşmaya başlamıştı. Bir süre sonra geçeceğini bildiğim için tempomu koruyarak koşmaya devam ettim. 5-6 km sonra uyuşma geçmişti. Yarı maraton dönüşünü (10.km) geçtikten sonra lider aracının önümde olmasını bekliyordum ama aracı göremeyince önümde bir sporcu olduğunu düşünmeye başladım. 11-12. Km de arkamdan gelen Gelaw’a yakalanarak 1-2 km birlikte gitmeye başladık. Sonrasında hedef nabız alanımdan çıkmamak için biraz fark açmasına izin verdim. 16. km’ye yaklaşırken birkaç küçük parça enerji bar tükettim. Bu noktaya kadar herşeyin planladığımız gibi gitmesi beni mutlu ediyordu, vücudumda henüz bir zorlanma hissetmemem de yarışın geri kalanını da planladığımız gibi gitmemizi sağlayabilir diye düşünüp, Gelaw ile olan mesafe farkını korumaya çalışıyordum. Yarışın başından beri 1. nin kim olduğunu merak ediyordum, çünkü start listesinde gözüme çarpan birisi yoktu.  Dönüş noktasına yaklaşırken 1. sırada giden kişiyi gördüm, göğüs numarası olmaması dikkatimi çekmişti. Dönüş noktasından dönerken, ilk yarıyı ortalama 3:25 dk/km tempoda geçmeyi planlamıştık, bu hedefimizi gerçekleştirdik. 21.1 km’de enerji jeli tüketerek 2. beslenmemi tamamladım. Karşımdan gelen koşucuların destekleri mutlu olmamı ve kendimi dinç hissetmemi sağlıyordu.  23-24. Km de Gelaw’ın tempo düşürmesiyle, hızlanıp geçtim. 25-26. Km’lerde aracın önümde olmasına şaşırmıştım. Benim için sürpriz sporcunun hala önümde olduğunu düşünüyordum, 21. km de yaklaşık 2 dakikalık fark vardı ve yarışmayı bırakmasını beklemiyordum. Araca sorarak, 2. sırada koştuğumun bilgisini aldım. 28. km’lere yaklaşırken enerji jelimi tüketip, koşuma devam ettim. Midemde yaşanan hafif hareketlilik nedeniyle su içmeye kısa bir süre ara verdim. Vücudumda yorgunluğun başlamasıyla hafiften tempom azalmaya başladı. Sürpriz sporcuyu geçmediğim için 2. olduğumu düşünmeye başladım. Start listesine göre yarışı 1. sırada bitireceğimizi planlamıştık, biraz şaşkınlıkla son kilometrelerde tekrar tempomu arttırıp, kollarımı açarak finish’ten geçtim.

12829021_10154084535609866_4093901889927485776_o

Yarışın beni en heyecanlandıran noktası burasıydı, kollarımı açarak koşmak, yani koşarken bütün vücudumda rüzgarı hissetmek, özgür olma duygusu… Saatime göre 2 saat 27 dakika 11 saniyede, planladığımız zamanda, yarışı tamamladım. Yarışı ikinci olarak tamamladığımı zannetmemin ardından Doruk üzerime atlayarak 1. olduğumu söyledi. Uzun bir süre inanamadım, önümde birisinin olduğunu zannediyordum. Doruk sonuç listesini kontrol edip tekrar 1. olduğumu söyledi. İnanmamakta ısrar ediyordum. Birlikte soğuma, masaj ve beslenme için Cam Piramit’e gittik. Soğuma jogu atıp, esneme egzersizlerini tamamladım. Masaj yaptırıp, beslenmeye başladım. Saat 13’te yapılması gereken ödül töreninin 14’e sarkmasıyla bir süre yarışma alanında beklemeye başladık. Kürsüye yarışı kazanan olarak çağırılmamla, yarışı 1. sırada bitirdiğimi öğrendim. Ama aklımda hala o gizemli koşucu vardı. Ödül töreninden sonra toplanıp, Ankara’ya dönüşe geçtik.

 20160306_141523

Strava üzerinden yarış bilgilerini görebilirsiniz.

https://www.strava.com/activities/510050531

Yarış sonrasında yaptığımız analizlerde bu süreyi daha da iyi değerlere çekebileceğimizi fark ettik,

  • 80. dakikadan sonra nabzımın 175 seviyesinin altına doğru ilerlediğini, kaslarımdaki depolanmış glikojeni istediğimiz verimde kullanamadığımızı, yarış içerisinde yeterli miktarda beslenemediğimi ve su tüketiminin yetersiz olduğunu,
  • Ayak basışımı yeterince düzeltemediğimizi, koşunun bir kısmında topuk basarak hızımı düşürdüğümü,
  • Yarış içinde uzun mesafeler tek başıma koştuğum için bazen tempo kaybı yaşadığımı,
  • Ankara’da yaklaşık 900m rakımda oksijen yoğunluğunun %90 olduğunu ve yarıştan bir süre önce yükselti antrenmanı yaparak daha iyi sürelerde koşabileceğimin farkındayız.

Ayrıca nedenlerini araştırmaya devam ettiğimiz birkaç durum daha var.
Yarışa gelememiş miydiniz? Organizasyonun hazırladığı video ile belki bizim hatıralarımızı paylaşabilirsiniz:

 

Wings for Life’da görüşmek üzere…

Wings for Life’da benimle (Run for Life takımı ile) birlikte koşmayı düşünürseniz, bu linki tıkladıktan sonra mail adresinizi (kayıt olurken belirttiğiniz) yazıp JOIN HIS TEAM’ e tıklayarak birlikte koşabiliriz.

wingsforlifeAyrıca, 8 Mayıs tarihinde İzmir’de olamayıp, bulunduğunuz yerde koşmak isterseniz “Run for Life selfie” linki üzerinden ulaşabilirsiniz ve takımımıza da katılabilirsiniz. Selfie Run uygulaması üzerinden tüm dünya ile aynı anda siz de bulunduğunuz yerde koşabilirsiniz, yakalama aracı sizi yakalayınca telefonunuza uyarı gelecektir.

Wings for Life hazırlık sürecinde benimle birlikte antrenman yapabilir ve sorularınızı sorabilirsiniz.

 

 

Categories: Koşu | 1 Comment

Hard van Brabant Macera Yarışı – 2×8 saat

Hedef başında :)

Takım hedef başında :)

Geçtiğimiz haftasonu Hollanda’nın Belçika’ya oldukça yakın bir bölgesi olan Brabant’ta bir macera yarışına katıldık. Ekipte bu sefer bir değişiklik yaptık. Deniz Türkiye’de olunca Hollanda’da özellikle dağ bisikleti parkurlarında beraber bol bol zaman geçirdiğimiz Özlem ile bunu fırsat bilip takım oluşturduk. Yarışın en uzun parkuru haftasonu iki gün sekizer saat sürüyor. İlk gün akşam 5’te biten yarıştan sonra ertesi gün sabah 5’te tekrar yarış başlıyor. Alternatif olarak seçilen tek bir güne katılmak da münkün. Özlem de ben de “ne kadar çok macera, o kadar iyi” mantığında olduğumuz için iki günlük uzun parkura kayıt yaptırdık. Özlem’in henüz sadece bir macera yarışı deneyimi olduğu, çok günlük yarış deneyimi olmadığı düşünülürse, bu  son derece cesur bir karardı.

Cuma günü iş çıkışı iki saatlik bir seyahat ile kamp alanına ulaştık.

Yarış iki günlük olunca hazırlanma süreci de daha teferruatlı oluyor. Neyse ki DASK ADAM sayesinde iki günlük yarış tecrübemiz var. Ancak bu yarışta ilk günün sonunda tekrar aynı kamp alanına dönüldüğü için farklı bir strateji gerekiyor. Özlem’le ayrı ayrı hazırlanmamıza rağmen ikimiz de biraz fazla (!) titiz olduğumuz için yarış alanına vardığımızda yarım saat içinde yarışa çıkacak kadar hazırdık neredeyse. Hemen kampımızı kurduk. Bisikletleri kontrol ettik. Çantaları sularına ve içindeki tozlara kadar hazırladık. Hava güzel olduğu için taşıyacak çok da malzeme yoktu. Yağmurluk, acil durum malzemeleri ve tabii en çok da yemek…

Sabah 6’da uyanıp 7’deki kayıt için hazır hale geldik.

Kayıt sırasında haritalar verildiği için bir an önce sıraya girip kaydı tamamladık. Hemen haritaları incelemeye başladık. Dağ bisikleti ve koşu noktaları haritaya işaretlenmişti. Sadece step/run (takım başına sadece bir step bike verilen etap) noktalarını harita üzerıne işaretlememiz gerekiyordu. İşaretlemeden sonra hemen stratejiye geçtik. Özellikle dağ bisikletinde güçlü olduğumuzu düşünerek plan yaptık. Kesin gideceğimiz ana rotanın üzerine durumumuza göre ekleyebileceğimiz alternatifleri belirledik.

Türkiye’deki macera yarışlarından farklı olarak burada genelde “ana rota” üzerindeki hedefler en yüksek puanlı (15-20) oluyor. Uzaklara açıldıkça puanlar düşüyor. Bu şu demek: yarıştan kopmamak için yüksek puanlı hedefleri kesin almalısınız. Fark yaratmak için de küçük hedefleri de eklemelisiniz. Ama hangi yöne doğru giderseniz sizin için daha avantajlı olur, kaçına yetişebilirsiniz, düşük puanlı hedef almak için bir etapta kaybettiğiniz vakit öteki etapta yüksek puanlı hedefi kaçırmanıza neden olur mu bunları planlamak size kalmış. Ayrıca bu sayede takımların arası birbirinden çok açılmıyor ve daha “kıran kırana” bir çekişme oluyor.

Brifing’den sonra “ateş yakma” prolog etabı ile yarışa başladık.

Ateş yakma

Ateş yakma

Yine bizim alıştığımızdan farklı olarak burada macera yarışlarının başında küçük bir “ısınma” etabı oluyor. Bu sayede takımlar dağılıyor, aynı anda gerçek başlangıç çizgisini geçerek yarışa başlamamış oluyor. Özellikle de takım sayısı çok olduğu için bu gerekli. Bu yarışta prolog görevimiz elimizdeki pamuk, çıra ve ateş başlatıcı magnezyum çubuk ile ateş yakmaktı. Ateşi, yaktıktan sonra küçük bir tahta üzerinde, 30 metre kadar ileriye taşıyarak yerde duran torpili patlatmamız gerekiyordu. Pamuğu ve çırayı tiftikleyip çubuğu bunların üzerinde hızlı hızlı sürterek ateşi kolayca yakınca kendimiz de epey şaşırdık! Bir de bu ateşi ayrı bir stresle ileriye taşıyıp torpili patlattık! Neyse ki rüzgarsız ve yağmursuz bir gündü. Torpil sesini duyan hakem bisikletimize doğru koşmamıza izin verdi.

35 km sürecek ilk bisiklet etabımıza hızla başladık.

Gun1Bilgiler_Page_1Gun1Bilgiler_Page_2Bu yarışın benim için bir önemi vardı. Önceki takım yarışlarında genelde Deniz’le ikimiz sıkı şekilde harita takibi yapsak da yine de ağırlıklı olarak Deniz navigasyonu yönetiyordu. Bu yarışta farklı olarak ana navigatör ben olacaktım. Aslında Özlem’in navigasyon konusunda tecrübesiz olması beni korkutmalıydı ancak başta haritayı çok titiz incelediğimiz (ve kuşkusuz bende olmayan bir yeteneğe sahip olduğu) için kolayca haritaya girdi. Hem tereddüt ettiğim yerlerde hem de rota değiştirme karar noktalarında Özlem’den destek alıp rahat bir şekilde navigasyon yapabildim.

İlk haritada kuzeydeki ormanlık alanların bataklık olduğunu bildiğimiz için risk almadan hızlı yollardan giderek yüksek puanlı hedefleri topladık. Kararımıza uygun olarak sırayla M1, M13, M3, M8, M5, M17, M14, M12, M11, M9 ve M15 numaralı hedefleri topladık. M3’te silahla atıcılık özel etabı vardı. Görevliler anlatamayınca atışı beceremedik ama neyse ki biraz geri dönerek köprü altındaki alternatif hedefi aldık. M12 haritada gayet net olmasına rağmen, hedefi çok erken aramaya başlayarak bir hata yaptım. TA1, 2, 3’e yaklaştığımızda güney batısındaki labirent misali alanda biraz kafamız karışsa da 35 km ve 02:06 sonrasında ilk değişim noktasına ulaşmayı başardık.

Gün 1 Harita 1

Gün 1 Harita 1

Gün 1 Harita 2

Gün 1 Harita 2

TA1’de ilk olarak Step/Run, daha sonra Orienteering etaplarını yaptık.

Gun1Harita3-SR

Gün 1 Harita 3 -Step Bike/Run

Takım olarak sadece bir step bike alma hakkımız vardı. Ben zaten ilk defa Hollanda’da gördüğüm, bisiklete benzeyen ama ayak vurarak sürülen bu aletten bir türlü hoşlanamamıştım. Bu yüzden Özlem hemen step bike’a atladı, ben de elimde harita direktifler vererek arkasından koşmaya başladım. Yol üstündeki 15 puanlık S8’i aldıktan sonra özel etapların bulunduğu S5’e ilerledik. Burada ilk olarak ağaca tırmandık! Ağaçların üzerine tutamaklar yerleştirilmişti ve ağaçlar oldukça yüksekti. Ağacın en tepesindeki zili sırayla ikimiz de çaldıktan sonra puanımızı alabildik. Sonrasında çeşitli engellerin bazen ancak birbirimize yardım ederek altından-üstünden atladığımız, koca kamyon tekerleklerini taşıdığımız “survival”, okçuluk ve özel bir haznede ateş yakma etaplarından puan kazandık. Geri dönüş yolunda S10 ve S6’yı alıp step bike’ı bıraktık. Toplam 1:35 dakika zamanda 9 km ilerleyip tüm özel etapları tamamlayabilmiştik.

Gun1Harita4-OR

Gün 1 Harita 4 Orienteering 1

Hemen elimizdeki son haritanın arkasını çevirip orienteering etabına başladık. Etaba başlamak için TA noktasından bir miktar ilerlemek gerekiyordu. İlerledik ve parkuru elimizdeki harita ile eşleştirmeye çalıştık. Daha çok ilerledik ve yine uğraştık. Epey gidip kendimizi inandırmaya çalıştıktan sonra yarışta yaptığımız en büyük hatayı farkettik: Yanlış haritayı almıştık! Elimizdeki günün ikinci orienteering etabının haritasıydı. Bu hata bize yaklaşık 20 dakikaya maloldu. Hemen bisikletimize geri koşarak doğru haritayı aldık. Bu sefer haritadaki incecik patikalara rağmen rahatça okuyarak hatayla birlikte 1 saate yakın zamanda 6.5 km ile etabı bitirdik (hedefler: R16, R8, R4, R17, R6, R2, R2, R10).

Üçüncü kez bisikletimize atlayarak bir sonraki değişim noktasına (TA4, 5) doğru yola çıktık.

Gün 1 Harita 5 Orienteering

Gün 1 Harita 5 Orienteering

Bu etabın tamamı Harita 1’de yer alıyor. Aslında bir sonraki TA güney doğuda ve yakın olmasına rağmen, toplamamız gereken hedefler TA’nın da ötesindeydi. Belirsiz uydu haritalarından ve fazla köprü geçişlerinden kaçmak için güney doğuya doğru ilerlemeye karar verdik. M23, M20, M24 ve M22’yi alarak 57 dakika ve 14 km sonra TA4+5’e ulaştık.

Burada hemen artık gözümüzün alıştığı “doğru” orienteering haritasını alıp yola çıktık. R22, R25, R27, R30 ve R20’yi aldıktan sonra biraz cesaretle haritanın en güneyinde R18’e kadar gittik. Dönüşte Özlem’in “gitmeliyiz” uyarılarına rağmen R28’i de aldık. Yoldan geçerken Özlem R29’un kolay bir yerde oldugunu farketti. Biz onu almak için göğsümüze kadar suya girmemiz gerektiğini düşünmüştük (yarıştan önce böyle bir video göndermişlerdi). Özlem sadece ayaklarını “ferahlatarak” bu hedefi de aldı. En son R31 ve açıyla gösterilen yakınındaki hedefi bulduktan sonra bir saat ve 7.5 km sonunda dönüş yoluna geçmek üzere bisikletimize atladık.

Zamanında yetişme heyecanıyla son bisiklet etabını planlamaya çalıştık.

Macera parkında denge geçişleri

Macera parkında denge geçişleri

 

Aslında hala 1.5 saate yakın zamanımız vardı ama bulunduğumuz nokta finish çizgisine gerçekten çok uzaktaydı. Dümdüz oraya varmak bile epeyce zaman alacaktı. Yol üstüne yakın büyük puanları hedefleyerek yola çıktık. Harita 2 üzerinde 20 puanlık M27, M32 ve M28’i aldıktan sonra diğer haritaya geçtik. Bu haritada yolumuza oldukça yakın 15 puanlık M35’i gözümüze kestirmiştik. Ancak yaklaştıkça epey az zaman kaldığını farkettik. Yolumuzu biraz uzatıp orman içi yollardan ana yollara çevirdik ve var gücümüzle finish’e doğru pedallara asıldık. Son etapta da 1,5 saatte 24 km gittikten sonra 3 saniye kala bitişten geçtik!

Akşam brifinge geldiğimizde bizi bir sürpriz haber bekliyordu!

Hemen duş alıp, masaj yaptırıp eşyalarımızı ertesi güne tamamen hazır hale getirdik. Biz mi çok açtık yoksa organizasyon mu harikaydı bilinmez, Hollanda standartlarının çok üstünde, çeşidi ve lezzetiyle süper bir yemek yedik. İlk günün sonuçları açıklandığında karma takımlar arasında 3. olduğumuzu öğrendik! İlk defa beraber yarışıyorduk ve neredeyse 15 karma takım vardı; bu hiç beklediğimiz birşey değildi! Kürsüdeki tek iki kadın elemanlı takım olmanın da haklı gururunu yaşadık. Ertesi günün haritaları verilince saat 11.30’da çadırımıza dönüp yatabildik. Ertesi sabah 4’te kahvaltıya, 5’te çıkışa hazır olacaktık!

Heyecanlı ve yorgun ikinci gün başlar…

IkinciGunSemaHarita üzerindeki son incelemelerimizi yaparken peynir-ekmeği de ağzımıza tıktık. İkinci gün yine aynı şekilde ateş yakmamız gerekiyordu. Hemen arkasından da bir MTB etabı vardı ancak bu sefer bir farkla: zifiri karanlıkta! Harita 1’in güney doğusundan başlayıp batısına gidecektik ilk etapta. Önce güneye gidip M5’i almaya karar verdik ama karanlıkta kamp alanından çıkmak tahmin ettiğimiz gibi zor oldu. Birkaç kere çıkmaz yollara girdikten sonra yolumuzu bulabildik. Biraz çamurlu yollardan geçerek M1’i aldıktan sonra arazide ince bir patikada olduğu için almaktan çekindiğimiz M2’ye ulaştık. 57 dakika ve 14 km ile günün ilk etabını bitirdik.

Gun2Descr_Page_1İlk Gun2Descr_Page_2etap rahat geçmişti ama sonraki etabın, yani kanonun bizim için pek kolay olmayacağını biliyorduk. Daha en baştan kano etabını mümkün olan en kısa mesafede gidelim diye karar vermiştik ama kanoyu kısaltma şansı yoktu! Tüm takımlar kano ile iki 40 puanlık hedefi alarak diger toplanma noktasına ulaşmalıydı. Karanlıkta kanoya binip yer yer ormanlık alanların arasında gün ağarana kadar sakince kano sürdük. Yer yer bir yere takılıyor, dönüyor, geri düzelmek için epey çaba harcıyorduk. Yavaş yavaş birçok takım yanımızdan geçti. Arada bir kanoyu kıyıya çıkarıp bir süre taşıyıp geri suya indik. Sonunda 1:13 dakikada 5 km mesafe katederek etabı bitirdik.

Gün 2 Harita 1

Gün 2 Harita 1

Gün 2 Harita 2

Gün 2 Harita 2

Gün 2 Harita 3

Gün 2 Harita 3

Kanodan sonra yine zor bir koşu etabı bizi bekliyordu.

Örümcek kadın!

Örümcek kadın!

İlk günkü koşularda biraz zorlayınca Özlem’in dizleri ve ayakları epeyce yıpranmıştı. Bugün için stratejimizi değiştirmeliydik: Koşuları minimum yapıp güçlü olduğumuz dağ bisikletine yüklenmeye karar verdik. Ancak önümüzdeki koşu etabı buna hiç imkan vermiyordu! Harita 1’de TA2’den TA3’e gitmemiz gerekiyordu ve hiç puan almasak bile bu epey uzun bir koşu demekti. Zaten yolumuzun üstünde olan R7, R3, R5, R8 ve R2’yi alarak TA3’e 12 km ve 1,5 saatte ulaştık. Ancak bu “zorunlu” koşu etabı bizi epeyce yıprattı. Özlem’in acı çektiği her halinden belliydi. Ben sürekli haritaya bakıp işimizi kolaylaştırmak için ne yapabilirim diye düşünüyordum ama yapabileceğim pek bir şey de yoktu. TA3’e vardığımızda yarışın diğer kısmında yaşadığımızdan farklı bir ortamla karşılaştık. Ortalık bomboştu. Balta ile odun kesme etabına giren tek takım bizdik. Geride kalmıştık. Yıpranma ve bu durum iyice moralimizi bozdu. Neyse ki odunu Özlem birkaç hamlede hemen kesti ve bisikletlerimize atladık. Yağmaya başlayan yağmur bozulmakta olan moralimize tuz biber oldu.

Macera yarışlarının olağan hali olan değişken koşullar ve duygu durumlarını yaşıyorduk.

Macera yarışlarında herşey iyi giderken bir anda bozabiliyor, ya da siz psikolojik zorluklarla karşılaşabiliyorsunuz. Önceki günü o kadar iyi bitirmişken bu günün böyle olması içimizi burkuyordu. Günün tam yarısı -4 saat- geçmiş iken ancak 3 etabı bitirebilmiştik, önümüzde daha 5 etap vardı. Bır anda yarışı bitirememe stresine bile girdik. Üstelik koşu etabından sonra iyice yorulmuştuk. En hızlı şekilde etapları bitirmeye odaklansak da bir sonraki toplanma noktası TA4, 5’e gitmeden, yolu epeyce uzatan M15’teki özel etaplar kısmına yine de gitmeye karar verdik. Harita 2’den dümdüz yoldan çıkıp harita 3’e geçtik. Yolda kafamızı topladık, yarıştan tekrar keyif almaya başladık. Ana yollardan hiç sapmadan M15’e vardık. Burası yarışın en hareketli ortamlarındandı, 3 özel etap bir aradaydı. Etaplarda sıra da vardı ama bu en eğlenceli kısmı kaçırmamaya karar verdik.

Bu kutuda 6 takım var!

Bu kutuda 6 takım var!

Önce “speleobox” denen karanlık bir labirent kutuya girdik. Zifiri karanlıkta sürünerek daracık geçitlerden sürünüyor, kendimizi aşağı bırakıyor, yukarı çekiyorduk. Bazen biraz iri yapılı yarışmacılar bir yerde takıldığı için uzun süre geçmelerini beklemek zorunda kalıyorduk. Birkaç kat inip çıktıktan sonra kutunun diğer tarafındaki bir boşluktan kendimizi dışarı attık.

Diğer etap için önce bir tırmanış duvarından yukarı çıktık. Yukarıda 5 ayrı etaptan oluşan bir macera parkı vardı. Birbirine iple bağlı sallanan tahta kutular, ip merdiven, ince tahta gibi etaplardan geçerek kabloda kayma noktasına vardık. Ben tabi yine “kim çıkardı beni buraya!” psikolojisine girdim. Kayma noktasında önceki yarışta 10 dakika bekletmem ve makara sistemine ellerimi sokma çabamdan dolayı Özlem kaygılıydı. Bu seferki kablo daha kısa ama yine de benim için tedirgin ediciydi. Görevli koşumumu bağlayınca önüme şöyle bir baktım. Fazla düşünmenin faydası olmadığını düşünerek kendimi saniyesinde bıraktım! İnsanlık için küçük kendim için büyük bu adımı attığımı gören Özlem arkamdan neşe içinde bana seslendi!

Sonraki etapta oldukça ağır bir baltayı fırlatarak ilerideki tomruklara saplamamız gerekiyordu. Baltanın ağırlığı zaten benim için onu “fırlatılabilecek” bir cisim olmaktan çıkarıyordu. Haliyle iki denemede başaramayınca Özlem’le ikimiz de oldukça ağır, 2 metre uzunluğundaki kütükleri taşımak zorunda kaldık. Ama erkekler de dahil tüm yarışmacılar aynı kütükleri taşıyordu!

Eğlenmiş ama zamanımız daha da azalmış olarak TA4, 5’e doğru yola çıktık.

Harita 2’ye geçerek, yol üstünde M20 ve M17’yi de alarak iki saatin altında 25 km ile bu etabı bitirdik. Sıradaki etapta ekip sadece bir bisikletle hareket edecekti. Özlem bisiklette kalırken ben hemen koşmaya başladım. Navigasyon oldukça kolaydı ama zaman azlığından RB ile işaretli hedeflerden sadece tek hedefi almaya karar vermiştik. Koşu sırasında RB4’e de gidebileceğimizi düşündüm. Böylece iki 15 puan ile 22 dakika ve 3.11446788-C63C50EF76573EE3C3385 km sonra koşu/bisikleti bitirdik. Bu arada diğer ekiplerin hem bu etapta hem de step/koşu etabında bisikletleri sürekli değiştirdiklerini gördük. Bir kişi bisikletle biraz ilerliyor, diğeri görüş mesafesindeyken bisikleti kenara bırakıp koşmaya başlıyor. Arkadan yetişen koşucu hemen bisiklete atlıyor. Böylece ekip toplamda koşudan daha hızlı yol alıyor.

Bitişe 2 saatten az kalmıştı ama hala önümüzde üç etap vardı.

Gun2Harita4Hemen bisikletlere atlayıp sonraki toplanma alanı TA6, 7’ye doğru yola çıktık. Fazla zaman harcamadan alabileceğimiz noktaları hesapladık. Zaten çok nokta yoktu. M22 ve M21’i alarak alana ulaştık. Oryantiring etabında Özlem’e sadece 200 metre yürüyüşle etabı geçireceğimize dair söz vermiştim :). Hemen bisikletten atladık. En yakındaki R20 hedefini alıp 5 dakika ve 500 metre sonra geri döndük. Böylece R15’teki “gölde yıkanma” fırsatını da kaçırmış olduk :D. Dalga geçsek de gölün suyu öyle güzel bir maviydi ki fena da olmazdı diye düşünmedik değil!

Son etapta bitiş noktası harita üstünde epeyce yakındı ama bugün yaşadığımız stres ve ilk gün son dakika yetişmemiz bizi biraz esnek plan yapmaktan alıkoydu. Ormanın içinde göl kenarından ve ağaçların arasından güzel dönüşler yapan patikalardan geçerek M25 ve M30 noktalarını aldık. Evet hala çevremizdeki güzelliklerden keyif alıyorduk! Bu etapta kesinlikle başka hedeflere uğramayı da planlamalıydık. Zamanın artacağını düşündüm ama yine de risk almayarak yalnızca M31 ve M26’ya uğramayı planladım. Arazide çamura batıp gecikmekten endişeleniyordum. Bu noktalara gidince de başka noktalara dönmek için artık çok geçti. Yarım saat önceden bitişe ulaştık. Ancak burada da son bir özel etap bizi bekliyordu! Bitkilerin altında yerde sürünmeler, ip ağından atlamalar derken son gücümüzü de harcayıp 20 dakika kala yarışı tamamladık.

İki günlük bir deneyim…

Yarış bitişi

Yarış bitişi

Yarış bittiğinde ikimiz de çok mutluyduk. Bütün endişeleri, yorgunlukları, moral bozukluklarını yaşayan biz değildik sanki. Bugün derece olarak daha kötü olacağımızı biliyorduk ama bütün etapları yapmış, özel etapların tamamının keyfini çıkarmış ve yarışı başarıyla bitirmiştik. Beraber ilk defa takım olarak yarışmıştık. Üstelik ilk günkü başarımızı belgeleyen bir de “çekiç” ödülümüz vardı. Gururluyduk! Özlem için hem çok yoğun bir macera yarışı deneyimi oldu, hem de iki gün arka arkaya yarışmanın nasıl birşey olduğunu gözlemledi. Daha önce size macera yarışlarının bağımlılık yapıcı olduğunu söylemiş miydik? Bilmeyenleriniz için Özlem’in şimdi yeni yarışlar araştırdığını not düşeyim. Ben de uzun süredir iki gün yarışmamıştım. Navigasyonu üstlenmem çok önemli bir deneyim kazandırdı. Bu yarışı kategorimizde yedinci olarak bitirdik. Genel olarak etaplar arası zaman yönetimini iyi yaptığımızı, güçlü yönlerimizi iyi kullanıp zayıf yönlerimizi yönettiğimizi düşünüyorum. Ancak tabii ki bu bir macera yarışı; her şey her zaman istediğimiz gibi gitmiyor. Arada moral bozukluğu yaşasak da iki günün çoğunda harika organizasyonun tadını çıkardık, aynı tutkuyu paylaştığımız insanlarla sohbet ettik, sürekli değişen etaplarda doğanın bize verdiği güzellikleri takdir ettik.

Facebook-OdullerMacera biter mı? İki hafta sonra Deniz’le Almanya’nın Harz dağlarında 32 saatlik duraksız bir yarışa katılacağız. Hazırlıklara başladık. Biz dağlara, eşyükseltilere alışığız, Hollandalı dostlarımıza göre avantajımız var. Ama uzun süredir durmaksızın gece geçirdiğimiz bir yarış yapmadık. Hiç kolay olmayacak!

Categories: Haberler | Leave a comment

Runatolia Öncesi Ercan’la 12 Gün Antrenman

Merhaba arkadaşlar, hazırlanmakta olduğum Runatolia’ ya yaklaşık 1 hafta kaldı.  Peki, ben bu süreçte ne tür antrenmanlar yaptım ve önümüzdeki yaklaşık bir hafta neler yapacağım?

Haydi, ilk olarak yaptığım antrenmanlardan bahsedelim.

Bildiğiniz gibi Runatolia’da maraton koşacağım. Maraton deyince haftalık yüzlerce kilometre süren antrenmanlar, yorucu günler, sakatlıklar ve ağırlık çalışmaları gelebilir. Benim antrenman programım biraz farklıydı. Antrenörümün direktiflerine uyarak çalışmalarımı yaptım. Haftalık maksimum 90 km koştum, bazı haftalar daha az. Uzun mesafe antrenmanım 25 kilometreden daha fazla olmadı. Biraz yüzme ve bisiklet antrenmanlarıyla destekledik. Bazen haftada 2 gün ağırlık çalışması yaptık.

Peki ben neler yaptım?

31 Ocak 2016

Bugün antrenman planımı 8 km ve yaklaşık 40 dakika düşük tempolu koşu olacak şekilde ayarladık. Sağ kalçamdaki ağrı nedeniyle soğuk havada koşmamam gerekiyordu, bu nedenle ODTÜ Kampüsü içerisindeki Baraka Spor salonunun hentbol sahasında koşuya çıktım.  Saha çevresi 120 metreydi; ama rahat koşabilmek için yaklaşık 110 m’lik parkur oluşturdum. Basit bir hesaplamayla 1 tur 33 saniye sürdü ve yaklaşık 73 tur attım. Sürekli aynı yöne koşmak Iliotibial Band Syndrome oluşumuna neden olacağı için her 10 dakikada bir koşu yönümü değiştirdim.

Eğer siz de uzun süre aynı yönde koşacaksanız mutlaka koşu yönünüzü birkaç defa değiştirmenizi tavsiye ederim.

1 Şubat 2016

Bugün antrenman planımı 5x1600m interval olacak şekilde planladık. Devrim stadyumunun zemini kötü olduğu için antrenmanımı yapmak için Anıttepe Pistine gittim. Doruk da beni yalnız bırakmayarak tempomu ayarlamamda yardımcı oldu.  İlk olarak 15 dakika 140 nabız (yada 5:15 dk/km) civarında ısınma koşusu, dinamik esneme egzersizleri ve 5×50 m arttırma koşusu yaptım. Her 1600 metreyi 3:00 dk/km temposuyla koştum. Aralarda da 4 dakikalık jog attım. Soğuma koşum ise 10 dakika jogdan daha yavaş koşuydu. Koşumu tamamladıktan sonra soğuma egzersizleri yapıp antrenmanımı tamamladım.

IMG-20160202-WA0000

Anıttepe Koşu Parkuru

 

2 Şubat 2016

Bugün antrenman planımı 50 dakika jog ve alt bölge yüklenme olarak planladık. İlk olarak 50 dakika düşük tempolu (140 nabız yada 5:15 dk/km) koştum. Antrenmanımı Baraka spor salonu içerisindeki hentbol sahasında yaptım. (bknz: 31 Ocak 2016) Takibinde de 3×15 squat 2.5 kg ağırlık ile, 3×15 lunge, 3×12 leg extension, leg curl ve leg press yaparak antrenmanımı tamamladım. Yüklenme sırasında ağırlık kullanmayarak çalıştırdığımız bölgede ihtiyacımızdan fazla kas oluşmasını engelledik. Bu engelleme vücut ağırlığımı korumama yardımcı oldu.

3 Şubat 2016

Bugün antrenman planımın temelini yokuş çalışması oluşturdu. Antrenman rotam; Baraka spor salonu, yemekhane, Demiray yurtlarına gidiş ve dönüş, (buraya kadar yaklaşık 3 km) Gıda Mühendisliği yokuşunda (420m % 6,2 eğim) 10 tekrar ve barakaya dönüş (1 km). Koşu boyunca tempomun 4:45 dk/km olmasını hedefledik.

4 Şubat 2016

Bugün antrenman planımda 40 dakika 5:00 dk/km tempolu koşu vardı. Antrenmanımı hentbol sahasında yaptım. Koşu tekniğim iyi olmadığı için koşudan sonra koşu tekniği egzersizi çalıştım.

 5 Şubat 2016

Dinlenme günü ve Hollanda’ya uçuş.

6 Şubat 2016

Bugün antrenman planımda 25 km 4:30 dk/km tempolu koşu vardı. Ayrıca antrenman saatime kavuştuğum için antrenmanlarımı artık kayıt altına alabilecektim. Antrenmanımı, Amsterdam’ın ilk kurulduğu yer olan Amstel nehrinin kıyısında gerçekleştirdim. Koşu tempomu bazen ayarlayamadığım için 4:24 dk/km ortalamayla antrenmanımı tamamladım. Yükselti farkı nedeniyle ortalama nabzım beklediğimizden düşük çıkmıştı. Ortalama kalp ritmi dakikada 150. Antrenman detaylarını linkten görebilirsiniz.

https://www.strava.com/activities/488351310

IMG-20160229-WA0003

7 Şubat 2016

Bugün antrenman planımı antrenörümden izin alarak Banu’yla birlikte düzenledik. Dağ bisikleti kullanmak için sabah erken vakitte Hollanda’nın kuzeyine Schoorl’a gittik. Neredeyse tamamen el yapımı yaklaşık 15 km uzunluğundaki parkurda 2 tur attık. Dün mesafe antrenmanı yaptığım için zorlamamam gerekiyordu. Ne yazık ki bazı noktalarda kendimi tutamadım. Antrenman detaylarını linkten görebilirsiniz.

https://www.strava.com/activities/488351364

2016-02-07 12.30.09-2

8 Şubat 2016

Bugün antrenman planımda fartlek çalışması vardı. Fartlek hız oyunu adına gelen koşu içerisindeki temponun sürekli değiştirilmesine dayanan antrenman tipi. Bazen 100m sprint, bazen 1 km yüksek tempolu koşu yapıyorsunuz. Aralarda kalbin dinlenmesine izin vermeniz gerekiyor. Antrenmanın genel amacı kalbinizi nabız dalgalanmalarına alıştırmak. Sabah erken saatlerde koşuya çıktım. Bu sefer antrenman için Amsterdamse Bos’u (Amsterdam Ormanı) tercih ettim. İlk olarak 10 dakika ısınma koşusu, 40 dakika fartlek sonra 10 dakika soğuma koşusu yaparak antrenmanımı tamamladım. Isınmanın başlarında Banu’ya yetişebilmek için biraz kalbim fazla attı. Antrenman detaylarını linkten görebilirsiniz.

https://www.strava.com/activities/488653063

 

 

IMG_20160208_090656

9 Subat 2016

Bugün antrenman planımda tempo koşusu vardı. Gün içerisinde gitmek istediğim birkaç müze olduğu için antrenmanımı akşam saatlerinde yapmayı tercih ettim. Bu nedenle akşam saatlerinde Amsterdam şehrini keşfe çıktım. İlk olarak 150 nabız 10 dakika ısınma koşusu, 45 dakika 170 nabız tempo, 10 dakika 150 nabız soğuma koşusu olarak planlamıştık. Vondel parkta yanlış kapıdan çıkış yaptığım için 10 dakika soğuma yerine 20 dakika soğuma koşusu yaptım. Antrenman detaylarını linkten görebilirsiniz.

https://www.strava.com/activities/489845939

IMG_20160209_204308

10 Şubat 2016

Yine küçük bir kaçamak yaparak Banu’yla birlikte Zaanse Schans’a gittik. Burası yel değirmenleriyle ünlü ayrıca içerisindeki sıcak çikolata yapan yerler gerçekten çok hoş. Yoğun antrenmanlardan sonra dinlenmeye yönelik antrenmanlar yaptığımız için düşük nabızda bisiklet sürmem gerekiyordu. 60 km’lik gidiş ve dönüş yolunda nabzıma çok dikkat etmeye çalıştım. İlk kısmında 130 ortalama, 2. Kısmında ise 117 ortalama nabız ile pedal çevirdim. Antrenman detaylarını linkten görebilirsiniz.

Part 1: https://www.strava.com/activities/490405658

Part 2: https://www.strava.com/activities/490405705

Banu’nun Strava kaydı: https://www.strava.com/activities/490332174

IMG_20160210_153447 2016-02-10 15.12.49

11 Şubat 2016

Bugün antrenman planında 185 hedef nabızlı 6×100 m ve 6×200 m interval çalışması vardı. İlk olarak 15 dakika 140-150 nabız ısınma koşusu, 6×100 m interval çalışması aralarda 1’er dakika çok yavaş jog sonra 6×200 m interval çalışması, aralarda 1,5 dakika çok yavaş jog ve son olarak 10 dakika 140 nabız soğuma koşusu yaparak antrenmanımı tamamladım. Isınma başlarında nabız saatim yüksek nabız değerleri veriyordu biraz ısınma koşusundan sonra normal değerlere dönmeye başladı. Antrenman detaylarını linkten görebilirsiniz.

https://www.strava.com/activities/490878633

 IMG_20160208_092024

12 Şubat 2016

Bugün antrenman planımda 30 dakika 6:00 dk/km koşu vardı. İstanbul’da küçük bir işim olduğu için arkadaşımda kalmayı tercih etmiştim. Koşu rotasını Koç üniversitesine gidip dönmek olarak planladım. Koştuğum yer biraz engebeli olması benim için iyi olmamıştı. Antrenman detaylarını linkten görebilirsiniz.

https://www.strava.com/activities/493172354

Yukarıda gördüğünüz gibi mesafe antrenmanları yerine daha çok hıza yönelik antrenmanlar ve sürekli zorlayıcı antrenmanlar yapmadan Runatolia’ya hazırlanıyorum. Yaptığım antrenmanları takip etmek isterseniz strava üzerinden görebilirsiniz.

https://www.strava.com/athletes/12189943

 

Son 1 Hafta Ne Yapacağım?

Son hafta antrenman yoğunluğum çok azalmış ve yoğunluğun yerine zorlayıcı etkisi olmayan genellikle jog türündeki koşular olacak. Yarıştan 2-3 gün önce antrenörümün kararına göre koşmayı bırakıp pasif dinlenmeye geçeceğim. Bu süreçte küçük bir diyet de uygulayacağım. Yarışa 6-3 gün kala karbonhidrat içeren besinleri çok az tüketip karbonhidrat depolarımı boşaltmaya çalışacağız. Son 3 gün boşalttığımız karbonhidrat depolarını tekrar dolduracağız. Bunun nedeni karbonhidrat depoları boşaldıktan sonra tekrar doldurunca kasların daha fazla glikojen depolaması. Antalya, Ankara’ya göre daha sıcak olduğu için son 2 gün su ve mineral alımına dikkat edeceğim.

 

Runatolia’da başarılar…

Categories: Haberler, Koşu | 2 Comments

BV Sport Kompresif Bisiklet Taytı İncelemesi

Yandan BV Sport Bisiklet Taytı

Yandan BV Sport Bisiklet Taytı

Genel Değerlendirme

Fiyat 414 TL (Üreticinin kendi sitesinde)
Üretici BV Sport
Öne çıkan yönleri Hafıf ama yüksek koruma sağlayan ped,
Sıkı ama sıkmayan, yerinden oynamayan kesim,
Yüksek teknik özellikte kumaş (kompresif, lifli antibakteriyel kumaş, özel silikonlar, esnek file askılar),
Kışın üzerine uzun tayt giyilebilmesi,
Çoklu sporlar için koşuya da uygun olması,
Asimetrik, şık tasarım.
Zayıf yönleri Erkek ve kadın için ortak kesim,
Tercihe bağlı olarak askılı kesim,
Yüksek fiyat,
Arka tarafının beyaz olmasından ötürü kir tutması.
Kullanım alanları Özellikle uzun yol ya da teknik dağ gibi tayt korumasının kritik önem taşıdığı bisiklet sürüşleri.

 

Teknik Özellikler

Ağırlık  –
Koruma UV ışınlarına karşı korumalı, antibakteriyel
Kumaş Eclipse lif, Ambra Sande kumaş, bacak kenarlarında silikonlar
Aksesuarlar Hava alan ağ askılar
Beden seçenekleri
S-L (kadın ve erkek için ortak)
Renkler Tek tip (siyah, kırmızı, beyaz)

Değerlendirme

Taytı yaz, sonbahar ve kış olmak üzere üç mevsimdir kullanıyorum. Üzerime çok iyi oturması ve hareketlerime göre yer değiştirmemesi, kompresif özelliğine rağmen bacak ve karnımda hiç sıkma hissetmemem en sevdiğim özellikleri. Başka taytlarda yaşadığım ön taraftan seleye geri geçerken taytın selenin ucuna takılması sorununu hiç yaşamadım. Askılı olması, ne yaparsanız yapın kadınlar için, özellikle de üst üste bir sürü kat giydiğimiz kış aylarında tuvalet ihtiyacı için büyük sorun çıkarıyor. Ama belden kesimli taytlara göre olan rahatlıkları düşünüp buna katlanmak gerekiyor sanırım. Taytın askıları da çok rahat, aşırı esnek ve ağ şeklinde. Askıları neredeyse en dış katmana, ceket ya da yeleğin altına kadar çıkarıp öyle kullanmakta da bir sorun yaşamadım.

IMG_2245

Bisiklet taytını kullanmaktaki ana sebebimiz olan ped özelliklerine gelelim. Taytı bol engelli, sürekli yerden darbe gelen bozuk zeminlerde, ve sele üstünde sürekli öne-arkaya hareket etmeyi gerektiren teknik rotalarda sıkça kullandım. Pedin oldukça ince olduğunu düşündüğüm için tayttan ne kadar fayda gördüğümü anlayamamıştım. Ne kadar işe yaradığını aynı rotaya bir sonraki sefer başka taytla girdiğimde farkettim. Sonra da bır daha bu tip yerlere başka taytla gitmedim :). Ayrıca uzun yol bisikleti sürüşleri için de gayet rahat. İyi oturan yapısı ve ince pedi, çok disiplinli sporların bir arada yapıldığı triatlon ya da macera yarışı gibi etkinliklerde aradaki özellikle koşu gibi bisiklet dışı etkinliklerde rahat etmeyi sağlıyor.

Kompresif ürünlerin ne kadar etkili olduğu başlı başına bir tartışma konusu. BV Sport bu konuda birçok markadan farklı medikal yaklaşımı ile öne çıkıyor. Bilimsel olarak bir iddiada bulunmam mümkün değil ama kompresif ürünlerin bana faydası olduğunu düşünüyorum. Koşu taytı ve hem koşu hem bisiklette kompresif kalf çoraplarımdan da vazgeçemiyorum. Bu bisiklet taytında kumaş üzerime çok iyi oturduğu ve kaygan özellikte olduğu için soğuk havada üzerine uzun tayt giymek çok kolay oluyor. Kırmızı vurgulu tasarımı bizim formalarımızla harika gidiyor ama daha fazla renk seçeneği daha iyi olurdu. Arkadaki beyaz bölüm şık duruyor ve görünürlüğü artırıyor ama çamurları da belli ediyor tabi.

IMG_1951

Benzer Ürünlerle Karşılaştırma

Bu alandaki onlarca diğer marka ve ürünle karşılaştırma yapmam mümkün değil. Ancak özellikle kumaşın birçok yüksek teknik özelliğinin yanında kompresif yapısı bu ürünü diğerlerine göre öne çıkaran bir nokta. Fiyat yüksek olsa da yüksek kalite “cycling bib” denen ürünlerin her yerde fiyatlarının yüksek olduğunun hakkını vermek gerekiyor.

Bu bölümde kadınlar için özel yorum yapmak istiyorum. Zamanında İtalya’dan bir tane kadınlara özel bisiklet taytı alıp giymeye başladıktan sonra erkekler için üretilmiş taytlardan kullanmamaya karar vermiştim. BV Sport bu ürünün sadece erkekler için değil, “her iki cins için” olduğunu söylediği için kullanmaya karar verdim. Yukarıda söylediklerimden kesimden rahat ettiğimi zaten anlamışsınızdır. Hala bu tayt dışında kullandığım tek tayt söz ettiğim kadın taytı; ancak pedinin inceliği, kumaşın ince yapısı, üzerime iyi oturması ve kompresif özelliği çoğunlukla sürüşe çıkarken bu taytı seçmeme sebep oluyor.

Categories: Haberler | Leave a comment

2 Saat 37 Dakikada Maraton

Merhaba ben Ercan Arslan, yılın son yarışının raporuyla karşınızdayım.

Bu kez koşmak için İstanbul Maratonu’ndaydım. Herkes gibi ben de aylar öncesinden kaydımı yaptırmıştım. Yarış gününü beklerken antrenmanlarıma devam ettim, arada Mersin’de bir maraton koştum. Sonunda hazırım. Sıra İstanbul Maratonu’na gelmişti.

Cumartesi sabahı kimya sınavım vardı.

Bu sebeple İstanbul’a uçakla gitme kararı aldım. Doruk daha önceden gittiği için yarış kitimi benim adıma aldı. İstanbul’a varınca Doruk ile konuşup ODTÜ İstanbul Mezunlar Deneği’nde buluşmaya karar verdik. Bu maratonda ODTUMİST burs havuzu (bağış yapmak için tıklayın) için koşuyorduk ve bu sebeple mezunlar derneğinde bizler için bir makarna partisi düzenlenmişti. Makarnalarımızı tüketip, Doruk’un arkadaşının evine giderek yarış için hazırlanmaya başladık. Yatmadan önce önümüzdeki sabah ulaşımımızı nasıl sağlayacağımızı düşünmeye başladık çünkü sabah erken saatlerde bütün yollar kapatılacaktı. Kısmi bir çözüm bulup, saat 00.30’da uyumaya başladık.

Pazar sabahı, saat 6’da alarmlarımız çalmaya başladı.

Hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra Taksim’e gitmek için evden ayrıldık. Ringleri kullanarak saat 08:00 civarı başlangıç alanında olduk. Hemen yarış için hazırlanmaya koyuldum, üzerimi değiştirdim ve ısınmaya başladım. Bu hazırlık sürecinde Doruk da bana yardımcı oldu. Ancak küçük bir problemimiz vardı; birçok maratonda olduğu gibi Istanbul Maratonu’nda da elit atlet grubu vardı. Sürem bu grup için yeterli olsa da görevlilere derdimizi anlatamadık. Yarış alanında Ercan Dudak’la karşılaştım, problemimi söyleyince bana yardımcı olarak elit atletlerle start almamı sağladı. Ön grupta yer alarak yarışın başlamasını beklemeye koyuldum.

Startın verilmesiyle hedef tempoma yakın bir hızda koşmaya başladım.

Köprüyü geçtikten sonra tempoma uygun bir koşu grubu buldum, bir süre sonra tempolarını azalttılar, 2-3 km onlarla koştuktan sonra gruptan ayrıldım.

ucan_ercan

6. km ye yaklaşırken sol baldırımda gerilme hissettim. Birazdan geçeceğini, çok iyi ısınamadığımı düşündüm ama 4-5 km boyunca devam etti. Ayak uçlarımda koşarsam kasın gevşeyeceğini düşündüm ve bir parmak uçlarıma basarak koştum. İşe yaramıştı; baldırlarımın ağrısı azaldı. Diğer taraftan karnıma hafif ağrılar giriyordu. Büyütülecek bir şey olduğunu sanmıyordum. Sanırım biraz ince giyindiğim için rüzgara maruz kalmıştım. Ne var ki ağrı gittikçe artıyordu ve tempom da buna bağlı olarak düşmeye başlamıştı. 15. km de tuvalet molası vermenin mantıklı olacağını düşündüm.

ercan_sonlarda

Bu moladan sonra kendimi daha iyi hissediyordum. 22.5. km’ye kadar birkaç yudum su içerek gelmiştim. Midemin düzeldiğini düşünerek bir enerji jel tükettim. Benimle aynı tempoda giden Zerfie Limeneh Tadese’ye 30. Km’ye kadar eşlik ettim. Tadese tempo kaybetmeye başladığı için arkada bırakmak zorunda kaldım ama ben ne kadar tempomu korumaya çalışsam da rüzgar ve yorgunluk bana engel oluyordu. Böylelikle tempom biraz düştü. İkinci jeli almam gerektiğini hissediyordum. O jeli de mideme indirdikten sonra biraz daha iyi hissetmeye başladım. Ancak bu sefer de önümde ve arkamda sporcu göremediğim için tempomu ayarlamakta zorluk çekmeye başladım. Sonlara doğru yarışı bırakmış sporcular ve tempo kaybetmiş koşucuların yanlarından geçmeye başladım. Arada saatten kaç km kaldığını ve tempomu kontrol ediyordum. Yokuşu görünce hafif tempo arttırmaya başladım. İnsanların arasından koşarak bitişe doğru ilerliyordum ve ikinci maratonumu bitirmem için sadece birkaç yüz metre kalmıştı. Biraz daha ilerleyince bitiş çizgisini gördüm.

Son enerjimi harcayarak, 2 saat 37 dakika 14 saniye sonunda bitiş çizgisinden geçerek yarışı tamamladım. Sonuç olarak Türklerde 4. ve genel sıralamada 12. oldum. Bu benim maraton rekorum. Ancak asıl amacıma ulaşmak için daha çok çalışmam gerektiğini biliyorum. Çünkü en büyük hayalim 2020 olimpiyatlarında ülkemi temsil etmek.

kosan_ercan

Nasıl koştuğumu incelemek isterseniz Strava kaydıma göz atabilirsiniz.
Runatolia’da görüşmek üzere…

Categories: Haberler | Leave a comment

Drenthe Canavarları

Ekim ayında toplamda 12 yarıştan oluşan Hollanda Macera Yarışı Ligi kapsamında bir yarışa katılmıştık ve İngilizce açıklamaların yetersizliğinden ötürü ne doya doya yarışabilmiştik, ne de bir şey başarabilmiştik. Geçtiğimiz haftasonu ise Drenthe Macera Yarışı, AR Drenthe‘de yarıştık. Bu defa organizasyondaki herkes çok ilgili ve yardımcıydı. Yarış da oldukça keyifliydi ve farklı disiplinler ve alışık olmadığımız oyunlarla bizim için hem zorlayıcı hem de ilginçti. Üstelik yarış sonuçları tam anlamıyla sürpriz oldu!

Bu defa yarış alanına önceden gidip geceyi orada, yarışmacılarla beraber geçirdik.

Bu sayede yarış sabahı yaşanan kargaşayı belli ölçüde atlattık. Ayrıca bizimle beraber, uzun süredir Hollanda’da yaşayan yakın dostlarımız Özlem ve Deniz, yeni kurdukları takım olan Team Saturn adı ile katıldılar. Bu onların ilk macera yarışı olacaktı, bu yüzden bekleneceği üzere oldukça heyecanlıydılar. Her ikisinin de hiç harita deneyimi yoktu ancak becerikli ve dayanıklı bisikletçiler olduklarını biliyorduk.

12096063_762912003838024_5684990242191633428_n

AR Drenthe’nin 10 saatlik uzun kategorisi yanında, 5 saatlik bir de kısa kategorisi vardı. Hollanda’daki macera yarışlarında çok sayıda özel oyun ve ilginç aktraksiyonlar olduğunu bildiğimiz için, bunları bolca tecrübe edebilmeyi istedik ve 10 saatlik olan kategoriye katıldık. Zaten listelerden de belli olduğu üzere bütün rekabet orada yaşanıyordu. Karma kategoride 17 takım vardı! Türkiye’de macera yarışlarına katılanlar iyi bilirler ki bu sayı hiç de azımsanacak bir sayı değil, hele 10 saatlik bir yarış için…

2015.11.14-ARDrenthe-RoadBook1Kayıt işlemlerini sabah erken saatte hallettikten sonra haritaları inceleme fırsatı bulduk. Normalde haritalar üzerine, ayrıca verilen koordinatları işaretlemek yarışmacıların işidir. Ancak bu defa haritalar üzerinde hedeflerin büyük çoğunluğu işaretliydi. Ancak elimize verilen arkalı önlü basılmış 3 pafta haritanın, birbirleriyle nasıl birleştiğini bulmak bile bambaşka bir mücadele oldu bizim için. Hatta bu işe 15 dakikadan fazla zaman ayırdığımızdan eminim. Hedeflerin tanımları ve puanların yazdığı kağıda baktığımızda, birçok hedefin puanının 10, bazılarının ise 5, 2 ve 1 olduğunu gördük. Skor oryantiringi tipindeki oyunlarda asıl sınanan yetenek optimizasyon becerisidir. Haliyle, puanlar arasında bu kadar fark varken optimizasyon yapmak çok da zor olmuyor. Kendimize sayısı hiç de az olmayan, 10 puanlıkların hepsini toplama, diğerleriyle de oyalanmama hedefi koyduk. Bu noktada 10 puanlık hedefler ile daha düşük puanlı hedeflerin zorluk açısından birbirlerinden farklı olmadığını belirtmek gerekiyor. Şüphesiz tüm bu puanlama yaklaşımı bize çok garip geldi. Alışık olduğumuz organizasyonlarda, yüksek puanlı hedefler uzak ve zor noktalara yerleştirilirken, düşük veya normal puanlı hedefler nispeten kolay erişilir yerlerde olurdu. Zaman içinde Hollandalıların garipliklerine alışmayı umarak brifinge katılmak üzere harita inceleme işini bıraktık. Planlama sırasında unutmamamız gereken bir nokta da, her etaptan en az bir hedef alma zorunluluğuydu. Toplam 7 MTB, 2 koşu, step bike ve macera parkı etaplarını düşününce stratejik planlama için bu noktaya dikkat etmek gerekiyordu.

Pafta 1 – Ön Yüz

A1 - Arka Yüz

A1 – Arka Yüz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pafta 2 - Ön Yüz

Pafta 2 – Ön Yüz

Pafta 2 - Arka Yüz

Pafta 2 – Arka Yüz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pafta 3

Pafta 3

Katılımcı sayısı fazla olduğu için takımlar farklı dalgalarda yarışa başlamak üzere ikiye ayrıldı.

İlk grup 08:00’de brifing ve 08:30’da start alırken, bizim de dahil olduğumuz ikinci grup 08:30’daki brifingden sonra 09:00’da yarışa başladı. Hollanda’daki macera yarışlarının olmazsa olmazı, prolog etabı. Bu, biraz ısınma, yarışın havasına girmeye yarıyor. Genelde prologlarda hedefler ziyaret edilmiyor veya ziyaret edilen hedeflerden puan alınmıyor. Geçen sefer koşu temalı prolog etabında yarışın devamında kullanılacak koordinatlara ulaşabilmek için çeşitli bulmacaları çözmüştük. Bu sefer ise prolog bisiklet temalıydı. Tüm yarışmacılarla birlikte önümüzde ilerleyen motosikleti izleyecektik. Bir süre sonra motosiklet hızlanarak ayrıldığında, haritada nerede olduğumuzun hala farkında olmamız ve yarışa bu şekilde başlamamız bekleniyordu. Gökyüzü kapalıydı, hava serindi ve esen şiddetli rüzgarla iyiden iyiye üşüyorduk. Yine de yağmur olmaması sevindiriciydi. Yolun yaptığı tüm kıvrımları, geçtiğimiz küçük köprüleri, başlayıp biten yeşil alanları, tarlaları ve arada sırada beliren binaları haritamın üzerinde izlemeye çalışırken, bir yandan da öndeki grupla aramızın açılmaması için var gücümüzle pedal çeviriyorduk.

Motosikletin ayrılmasıyla birlikte bisiklet kalabalığı dağılmaya başladı.

Prolog, “haritanın içine girmek” diye adlandırdığımız, ölçeğe ve haritacının yorumuna alışma süreci açısından iyi oldu. Bu sayede yarışa hızla başlayabildik. Hala ne anlama geldiğini bilmediğimiz VP (WP değil) noktasına varana kadar 22,5 km boyunca, her biri 10 puanlık olan 4 hedef topladık. Hedefler zaten büyük ve belirgin bir ana yolun yakın çevresine dizilmiş gibiydi. Yine de 1/25.000 ölçekli harita ile dar patikaları farkedebilmek zordu. Hollanda’da ana yolların hemen paralelinde bisiklet yolu oluyor. Bu ölçekteki haritalarda paralelde yol olup olmadığını görmek özellikle zor, hatta bazen derin olukları yol ile karıştırmak mümkün olabiliyor. Yarış boyunca yaptığımız tek önemli hatayı, işte bu şekilde yaptık ve son hedefimize giderken önümüze çıkan çitleri geçemediğimizden, etrafından dönmek zorunda kaldık. Bu bize 15 dakikaya mal oldu. Sonuçta prolog ve ilk MTB etabını 1 saat 37 dakikada tamamladık.  VP noktasına vardığımızda geniş bir dere üzerine kurulmuş olan slackline hemen dikkatimizi çekti.

ADdrenthe 14-11-15  (180) kopie

Slackline ile derenin karşısına geçmek oldukça zor görünüyordu.

Bu oyunda, takım üyelerinden birinin, birbirine paralel çekilmiş iki slackline hattının birinden karşıya geçip hedefi işaretledikten sonra diğer slackline hattından geri dönmesi gerekiyordu. Düşme ve ıslanma tehlikesi olan tüm etaplar bana yüklendiği için, kaderime boyun eğerek ilk hattın üstüne çıktım. Bu esnada Banu da ağaca asılı olan koordinatları hartaya işaretlemekle meşguldü. Hattın üzerine çektikleri güvenlik halatı fazla gevşek olduğu için yük vermemeye dikkat ederek karşı kıyıya doğru ilerlemeye başladım. İlerledikçe hattın üstündeki titreşim artıyordu ve dengemi iyice kaybediyordum. Belli bir aşamadan sonra suya düşeceğimden neredeyse emindim ve kafamda sudan en kısa sürede ne şekilde çıkabileceğimi hesaplamaya başlamıştım. Neyse ki bu olmadı ve karınca hızıyla da olsa, hedefimi işaretleyerek geri dönmeyi başardım. Bisikletimin başına geçtiğimde Banu’nun koordinatları haritaya işlemeyi tamamlamış olduğunu gördüm.

12246713_778049132324311_3999176205360163519_n

İpte Deniz ve Deniz

Islanmamış olduğum için mutlu bir biçimde bisikletime atladım ve yola koyulduk. 6km’lik bu ara etapta başka hedef yoktu ve kısa bir mola da dahil olmak üzere 24 dakikada ilk değişim noktasına (bu sefer WP) ulaştık. Bu noktada hedef işaretlemelerimizi yaptığımız kartı teslim edip, bu etaba özel olan kartları teslim aldık.

ADdrenthe 14-11-15  (163) kopie

Değişim noktasında bizi bekleyen özel etaplar vardı.

Bunlardan ilki teknik dağ bisikleti etabıydı. Bu etap insan yapımı, zorlu bir parkuru içeriyordu. Keskin dönüşler, dik sayılabilecek tırmanışlar ve yüksek düşüşler içeren teknik MTB etabını 21 dakikada tamamladığımızda 2 hedef bulmuş ve 4km katetmiştik.

İkinci oyunumuz bir çeşit sörf tahtası üzerinde ayakta durarak kürek çekmekten ibaretti. Bu oyunda nirengi alıp, gölün öteki tarafında bulunan çok sayıda hedef arasından doğru hedefi bulmak gerekiyordu. Yol yön bulmak sorun olmadı ama, kürekli her disiplinde olduğu gibi bunda da fazlasıyla başarısızdım. Gölün ortasına vardığımda farkettim ki, suyun derinliği iki karış kadardı. Bu keşfimle birlikte, ıslanma korkum siliniverdi. Kürek çekmekten vazgeçip, kürek ile yerden kendimi ittirerek daha hızlı ilerlemeye başladım. Yine de arada sırada kendi etrafımda bir tur atmadan duramıyordum. Göldeki verimli kano trafiği içinde dans eden bir kuğu gibi, gitmek istediğim yer haricinde her yere uğrayarak 15 dakikada oyunu tamamladım. Bu esnada Banu yine bazı koordinatları haritaya işaretlemişti.

Üçüncü ve son oyun olan koşu oryantiringine başladığımızda, yarışın 3 saatini geride bırakmıştık. Bacaklarımız koşmak istemiyordu. Jog halinde 5,8 km yol katederek 4 adet 10 puanlık hedef ziyaret ettik ve 48 dakika sonunda bisikletlerin başına geri döndük.

Bu yarışta farklı yaptığımız şeylerden biri de yiyecek seçimiydi. Yanımızda jeller ve barlardan başka sandviçler de vardı. Tekrar bisiklete binmeden önce sandviçlerimizi yedik. WP1 ve WP2 arasındaki 18 km’lik mesafedeki tüm 10 puanlık hedefleri topladık. 1 saat 16 dakika sonra WP2 değişim noktasına vardık. Bu değişim noktasında kısa bir koşu oryantiringi etabı vardı.

Hedefler bize verilen yeni haritalara işaretlenmemişti.

Hedeflerin üçünü, bir ağaca asılı olan haritadan bakarak işaretlememiz, diğer ikisini de verilen azimut ve mesafe bilgisine göre bulmamız bekleniyordu. Azimut içeren harita pusula oyunlarına yabancıydık. Organizasyon tarafından önerildiği için, bir önceki yarışa yanımızda gönye götürmüştük. Tabii ki bu gereksizdi, çünkü pusulalarımızın üstünde zaten açı yazıyordu.

Azimut oyununda verilen bilgiler şu şekilde oluyor:

CP35  – 215′, 125m

Yani 35 numaralı kontrol noktası, 215 derecelik açıda ve 125m uzağımızda. Elbette, genellikle doğrusal biçimde 125 m yürümeye çalışmak işe yaramıyor, çünkü bu doğru genelde aşılamayacak bir engelden geçiyor. Bu etapta da doğrular içinden geçilemeyecek çalılık alanları kesiyordu. Burada yapılması gerken şey, hedefin bulunduğu yeri harita üzerine işaretlemek ve aşılamayan hedeflerin etrafından dolaşarak oryantiring ile kontrol noktasına ulaşmaktı. Yaptığımız bu yeni büyük keşfi kutlayarak hedefleri aramaya koyulduğumuzda yağmur atıştırmaya başladı. Bu etabı, 5 puanlık 2 hedef ve 10 puanlık 3 hedef bularak 39 dakika içinde tamamlamayı başardık.

WP2 ile WP3 arasındaki yol 7,5km kadardı ve yalnızca 1 adet 10 puanlık hedef vardı. Fazla oyalanmadan 29 dakika içinde WP3 değişim noktasına ulaştığımızda şaşkınlığımıza engel olamadık.

Değişim noktası askeri eğitimlerde kullanılan yapay bir macera parkıydı!

ADdrenthe 14-11-15  (197) kopie

Yüksek kuleler arası gergin ipler, tahta basamaklar, tırmanma duvarları, onlarca farklı engelden oluşan “boot camp” tarzı bir parkur hemen ilgimizi çekmişti. Bisikletleri bırakıp, kontrol masasına doğru ilerlerken üzerimizden gelen bir çığlıkla irkildik! Bir yarışmacı ağacın içine gizlenmiş yüksek bir kuleden göle doğru çekilmiş gergin bir hatta son sürat kayarken çığlıklar atıyordu. Denemek için sabırsızlanıyordum. Organizasyon tarafından verilen “via ferrata” ve pulley ile donatılmış koşumlarımızı teslim alıp hemen giyindik. Burada 1 saatten fazla oyalanmamamız gerekiyordu ama tüm oyunlar çok çekiciydi. Ben önde, Banu arkada, via ferrata ekipmanı ile yanıbaşımızdaki kuleye tırmanmaya koyulduk. Tepeye vardığımızda ağaç dalları ve yapraklarının kapatıcı etkisinden kurtulup, altımızdaki alanı ve gergin ipin üzerinden geçtiği koskoca gölü görebiliyorduk. Biraz bu noktada giriştiğimiz işin aslında ürkütücü olduğunu anladık. Arkamızda bekleyen yarışmacılar vardı. Biraz kendi korkumu dizginlemek için, biraz da Banu’ya destek olabilmek umuduyla önce onun kaymasını önerdim. Sonraki 10 dakika boyunca yanımızdaki görevli ile birlikte Banu’ya dil dökerek kayması için ikna etmeye çalıştık. Banu’nun yapması gereken şey, kendisini bırakmak ve gölün karşı kıyısındaki yastığa çarptıktan sonra oradaki ipi yakalamaktı. Yapmaması gereken tek şey ise kayarken ellerini makara sistemine veya çelik tele değdirmekti. En sonunda çaresizlik ile kendini makara sistemine bıraktı ve gölün 15m üstünde hızla kaymaya başladı. Kısa süre sonra iyice hızlanmışken telaş içinde kendini durdurmak için makara sistemine tutunmaya çalıştığında, elleri sanki bir sertçe bir şeye çarpmış gibi sekiveriyordu. Bu görüntüyle kanım dondu ve bütün yarış anlamını ve keyfini yitirdi. Gücüm yettiğince ellerini makaraya tutmamasını haykırdım. Neyse ki birkaç denemesinden sonra vazgeçti ve elleri makara sistemine sıkışmadan karşı kıyıya vardı. Görevli telsiz ile Banu’nun durumu hakkında bilgi alana kadar geçen birkaç saniye, bana gerçekten birkaç saat gibi geldi. Kendi yükseklik korkumu tamamen unutmuştum. Bu sebeple makara ile kaymak benim için fazlasıyla kolay oldu.

Karşı kıyıya varıp Banu’nun ellerinin sağlam bisiklet eldivenleri sayesinde hala iyi olduğunu gördüğümde keyfim yerine geldi, hatta biraz Banu’yla dalga geçtim. Ne var ki heyecan henüz sonlanmamıştı.

Gölün karşı tarafında vardığımız nokta, yine bir kuleydi.

Buradan sonra bir defa daha ipten kaymamız ve gölün ortasındaki petrol platformuna benzeyen merdivenler, ipler ve direklerden oluşan yapıya ulaşmamız gerekiyordu. Bu defa önden ben gittim ve Banu’nun ulaşmasına yardımcı olmak üzere platformda bekledim. Bu platform iki katlı, kare biçimindeydi ve kurtuluğumuz karenin tam öteki tarafındaki köşesinde bulunan ip köprüye ulaşmaya bağlıydı. Oraya ulaşmak için birkaç rota seçeneğimiz vardı: sağdaki salıncaklar olan kenarlar, soldaki maymun merdiveni veya üst kata çıkıp köşegenden ilerleyen ağ merdivenden geçmek… Banu yukarıya tırmandı, ben ise salıncaklardan gittim. Salıncakları seçmek büyük hataydı. Islak tahta üzerinde ayakkabılarım kayıyordu ve göldeki dalgalar sebebiyle platform sürekli olarak sallanıyor gibi görünüyordu. Yorgun kollarımla tutunmak fazlasıyla güçtü ve düşmek işten bile değildi. Kalan tüm gücümü kullanarak birer birer salıncakları aştım. Aklım yukarıdaki yolu seçen Banu’daydı. Ama o da bir biçimde ilerleyebiliyordu. Sonunda ip merdivene ulaştık ve karşı kıyıya doğru ilerlerken en zor kısmını atlattığımızdan emindik.

Ötede 8m yüksekliğinde 4 bloktan oluşan tırmanma duvarları görünüyordu. Duvarların her tarafında farklı zorluk seviyelerinde tırmanış rotaları oluşturan tutamak ve basamaklar döşenmişti. Görevliler seri bir biçimde bizim emniyetimizi alırken, Banu ile karşıt taraflardaki duvarlara aynı anda tırmandık. Duvarın tepesine ulaştığımızda asılı olan çanı çaldık ve otomatik emniyet sisteminin bizi indirmesi için ağırlığımızı koşumlara verdik.

Sıradaki oyun, çok sayıda engelden oluşan bir parkurdu.

Burada azimut ve uzaklık ipuçlarını kullanarak ulaştığımız farklı engelleri aşmaya çalıştık. Kiminin altından geçtik, kiminin üstünden atladık… Karşılaştığımız her engelde bir sonrakinin azimut ve mesafesi ile ilgili ipuçları bulduk. En sonunda iki hedef bulmuş olarak macera parkurunu da tamamlamış olduk. Tüm macera parkurunun süresi tam 1 saat sürdü. Bu sürede 60 puan değerinde hedef ziyaret edebildik.

12247071_966709970066007_8664033774412695566_n

Bir sonraki değişim noktasının kapanış zamanı olduğu brifingde belirtilmişti. Bu sebeple biraz hızlanmalıydık. Aradaki 6,6km’lik mesafe boyunca yalnızca 1 hedefe uğradık ve 26 dakika içinde son değişim noktasına vardık.

Bisikletleri bırakıp ateş başında bekleyen görevlilerin yanına gittiğimizde hava kararmıştı.

Bu değişim noktasında kısa bir okçuluk oyunu olacaktı. Ancak hava o kadar kararmıştı ki okçuluk sahasının nerede olduğunu bile zor bulduk. Normal şartlar altında atıcılık ve okçulukta becerikli olduğumu düşünmeme rağmen 5 atışın hiçbirini isabet ettiremedim ve bu bonus etabından puan kazanamamış olduk.

Koşu oryantiring etabında 5 hedef vardı ama hem zamanımız çok azalmıştı, hem de hava çok karanlıktı. En yakındaki 10 puanlık hedefi alıp dönmeye karar verdik. Hedefin tanımında “merdiven” yazıyordu. Fakat ulaştığımız noktada kesinlikle merdiven gibi bir şey görmüyorduk. Gereksiz yere oyalandık. Bizden başka bir takım daha aynı noktaya gelip hedefi aramaya başladı ama onlar da şanslı değillerdi. Uzun bir süre sonra etrafında dönüp durduğumuz küçük ağaçlık alanın ortasında çok yüksek bir yapı olduğunu kestirdim. Kendimden şüphe ederek yapıya yanaştığımda en az 8 – 10m yüksekliğinde dönen bir merdiven olduğunu farkettim. Gündüz vakti belki yüzlerce metre öteden görünebilecek bir yapıydı. Bu karanlıktaki mücadelemiz de dahil olarak tüm koşu etabı bize 39 dakikaya mal oldu. Tek koşu hedefine uğradıktan sonra geri dönüp Step bisikletlerini aldık.

Hava o kadar karanlıktı ki, yolu bile izlemekte zorluk çekiyorduk.

Bu sebeple asfalt üzerinde, ışıklı bir yerlerde olabileceğini tahmin ettiğimiz en yakın hedefe doğru yola koyulduk. Amacımız kolay bir 10 puan edinip geri dönmekti. İyiden iyiye yorulmuştuk. Karanlığın içini görebilmek için gözlerimi kısmış etrafa bakıyordum. Hava o kadar serindi ki, durakladığımız anda omuzlarımızdan yukarıya buharlar yükseliyordu. Gece çöküp karanlık koyulaşırken 4,5km’lik Step bisikleti etabını tamamladığımızda 38 dakika geçmişti bile.

Bisikletlere bindiğimizde biliyorduk ki, bir sonraki bisikletten inişimiz bitiş çizgisinin ötesinde olacaktı. Son bir enerji dalgası ile süratlendik. WP4 ile bitiş arasında koskoca 1 – 1,5 harita paftası vardı. Gecikmek istemediğimizden başka kontrol noktalarına uğramayı düşünmeden yola koyulduk. Tempoyu vermek için önden gidiyordum. Derken karma kategoride yarışan yaşlıca bir çift hızla önümüze geçtiler ve bizden biraz daha hızlı bir biçimde ilerlemeye koyuldular. Bir yandan tempo vermek, öteki yandan da yolu kontrol etmekle uğraşmamak için hızımı onlarınkine eşitledim. Peşimizden başka takımlar da geliyordu. 20 dakika kadar sonra bitiş noktasına oldukça yaklaşmıştık ve artık gecikmeyeceğimizden emindik. Bu sebeple bu etap için almamız gereken puanı almak üzere en yakındaki 10 puanlık hedefe uğramak için yolumuzu azıcık uzattık.

Bitiş çizgisine varırken yorgunluk yerini mutluluğa bırakmaya başlamıştı bile.

Ancak sürprizler bitmemişti. Bisikletleri bıraktıktan sonra büyük ahır binasına gitmemizi ve son bir oyun oynamamız gerektiğini söylediler. Yerlerde mumlar ve karanlıkta parlayan fosforlu işaretler vardı. Takip ederek ahırdan içeri girdiğimizde, ancak emekleyerek içinden geçebileceğimiz kadar dar, samandan yapılmış bir labirentle karşılaştık. Saman ve at kokulu tünellerde emekleyerek yolumuzu bulup karşı taraftan dışarı çıktık. Parlak işaretler bizi ahırın arka kapısından dışarı yönlendirdi. Çimenle kaplı bir sahayı geçtik ve 4 – 5 m yüksekliğinde bir tepeye tırmandık. Tepenin öteki tarafında iri bir gölet üzerine kurulmuş bir macera parkuru vardı! Hala suyun içine düşmemiş olanlar için bulunmaz bir kirlenme fırsatı! Güç bela ip merdivenlerden tırmanıp, halat ağlara asılarak yan geçiş yaptık. Yavaş yavaş ışıklı bir binaya yaklaşıyorduk ve oradan müzik sesi ile yemek kokuları geliyordu. Tekrar bitiş noktasına vardığımızda bizi alkışlar ve bir fotoğrafçı bekliyordu. Bol bol fotoğraf çekildik.

11114760-BE0E26A6BF47AFD71703

 

Team Saturn ile birlikte

Team Saturn ile birlikte

Yarışı tamamlamıştık. Öncelikle arabaya yerleştireceğimiz bisikletlerimizi temizledik. Sonra çamurlu ve ıslak giysilerimizden kurtulup, duş aldık. Sonunda tam yemeklere yumulmuşken ödül töreninin başlayacağı anons edildi. Yarış performansıyla yemeklerimizi tamamlayıp ödül töreninin yapılacağı alana gittik. Sırasıyla sponsor anonsları yapıldı ve erkek kategorisinin galiplerinin ödülleri verildi. Birinci sevgili dostlarımız Bastiaan ve Arjen, yani Energie in Balans takımı oldu. Hava çok soğuktu ve artık gitmek için sabırsızlanıyorduk. Derken karma kategori üçüncüsü olarak Team Saturn çağırıldı. Çok şaşırmıştık. Bu onların ilk macera yarışıydı ve rakipler çok çok kuvvetliydi. Büyük bir şaşkınlıkla birbirlerine baktılar ve sonra her ikisiyle göz göze geldik. Mutlulukları şaşkınlıkları tarafından bastırılmıştı belli ki. Büyük alkışlar eşliğinde kürsüye çıktılar. Arkalarından da 2. takım olarak bizi çağırdılar. İki Türk takımı olarak, Hollanda’nın en zor ve yüksek rekabetli macera yarışlarından birinin kürsüsünde kucaklaştık.

IMG_2036

12274439_966710226732648_4541043656788363999_n

Bir macera daha bu şekilde sona erdi. Sezonun son yarışı iki hafta sonra olacaktı ama ne yazık ki kontenjan biz kaydolamadan dolmuştu. Gözümüzü önümüzdeki Hollanda Macera Yarışı Ligi sezonuna diktik ve ileride yapacağımız yarışların hayalleri hakkında sohbet ederek evimizin yolunu tuttuk.

12232947_777348179061073_1969279294334463447_o

IMG-20151115-WA0001

 

Categories: Haberler | 2 Comments